Gülce Edebiyat Akımı

Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
İbrahim Ethem BİNGÜL ve Şiir Dünyası (Tahlil)

Mustafa CEYLAN
-Tahlil-
***************

“Şair sensin, şiir sen; beni sorarsan hiçim
Geldin, gördün bilirsin bir yangın yeri içim
Akşam güneş batarken gönülden sana baktım
Yazan sen, yazdıran sen; gülsem sensin sevincim...

En güzel şiir sensin, aşk sensin kara gözlüm
Sen benim alın yazım, dünya öncesi sözlüm...”

Evet, ŞİİR! ...

GEL, seninle “HAZİRAN KÜLLERİMİ SAVURDU” isimli 197 sayfalık nefis baskılı şiir kitabı çıkaran dostumuz ve GÜLLÜK grubu üyesi İbrahim Ethem BİNGÜL’ ün senli sevdalarına bakalım, senli yolculuklarına birlikte çıkalım, olur mu? Bak üstad, senin için ne güzel bir eser yayınlamış… İstanbul’ da Günay Ajans ve Melisa Matbaasının bütün imkânları, o külünü toz edip savurduğun İbrahim Ethem Bingül’ ün sana olan büyük tutkusu sebebiyle seferber olmuşlar.

Ekranlarda sen görünmüşsün, rotatiflerde başın dönmüş, akça kâğıt üstüne sözcük sözcük, mısra mısra dizilmişsin… Kitabın kapağında bir göz, belli, üstadın gözü ve önünde kor alev… Bu kor alev sendendir bilirim şiir… Zira sen, yakasından tutarsın şairini hem yanar, hem yakarsın. Asırlardır kimleri, niceleri yakıp kavurmadın ki… Bizim kutlu belâmız… Can çiçeğimiz… Gönül harmanımız şiir… Yürek dumanımızı kilometreler ötesine sihirli kanatlarınla taşırsın. Acımazsın bize, çılgın kahkahalarla gülersin garip halimize; ya da bizimle oturur bebekler misali, bizden daha fazla ağlar, göz yaşı dökersin…

İbrahim Ethem Bingül, zamanın tozlu aynasını silip, senin gülücüklerini yakalamak istedikçe, ellerine-kalemine-can evine yerleşmişsin. 18 Nisan 1954 doğumlu olan bu şairi, alevler içinde kavurmuşsun… İlk, orta ve lise yılları, yani diyeceğim, tahsil hayatı boyunca sen şiir, senliğini göstermişsin. Maşallah diyorum sana… Maşallah güzelim… Sonrasını benden daha iyi biliyorsun. Tutmuşsun ellerinden o sana sevdalı şairi, bir de Edebiyat Fakültesi’ nde dirsek çürüttürmüşsün…

Belli ki, bu aşk, bu tutku için diploma istemişsin bu İstanbul efendisinden. Seninle dost geçindikçe canına okumuşsun… Fakülte sonrasında da yaptıklarını biliyorsun değil mi? Hınzır sevgili seni! Yedi tepeli şehirde, o Dünya Kentinin azgın dişlileri arasında “iş adamı” sıfatı ile geçimini yapmaya çalışan, bu şairini bırakmamışsın. Gerçi halâ da bırakmıyorsun ya…

Ey şiir! .. Cancağızım benim… İbrahim Ethem Bingül’ den Bingül-milyon gül de alsan seni tatmin edemeyecek. Ben de edemedim. Kimse de edemeyecek. Zaten doyumsuzsun sen şiir..
“Yeter, dur, kâfi” sözcüğü senin lügâtinde yazmaz… Seni seveni alır götürürsün. Yaş-baş-iş-diş; hiçbir şey dinlemezsin. Tek seni küstürmesinler. Senin sıcaklığından ayrılan, yemin ediyorum uçuruma düşer… Savaşlar bile sensizlikten çıkmıyor mu? Senin bıraktığın boşluğu kin-öfke-kan ve göz yaşı doldurmak için var gücüyle çalışıyor. Çalışıyor da başarılı olamıyor şeytanın uşakları… Sana “meleksin dedik, güzelsin dedik, hassın, bir tanesin” dedik şiir... Dedik ya, bizi peşinde gölge gibi sürüklüyorsun, süründürüyorsun yerlerde işte… Baş tacımızsın diyoruz… Seninle süslediğimiz kitaplarımız vitrinleri, kütüphaneleri şenlendiriyor. O raflardan tebessüm edişini hissediyorum…

Ey şiir! ...

Sözlerime başlamadan evvel, İbrahim Ethem Bingül’ ün sana yazılmış bir şiirinden bir bölüm sunmuştum. Gördün değil mi? Ne diyor üstad senin için?

“Şair sensin, şiir sen; beni sorarsan hiçim /Geldin, gördün bilirsin bir yangın yeri içim /Akşam güneş batarken gönülden sana baktım /Yazan sen, yazdıran sen; gülsem sensin sevincim...” demiyor mu?

O’ nun içini yangın yerine çeviren kim? Ben miyim sanki? Sensin elbette! Sensin şiir! ... Aslında şair de sensin biliyor musun? .. Canın isterse seni yazanı yaşarken yok eder, adını silersin; canın isterse de asırlar ötesine taşırsın... Senin gönlünü kazanmak bizim için en önemli uğraş, en güzel emektir… Bir girsek kanatlarının altına, zamanı ve mekânı yenip, edebiyat tarihine geçirirsin alimallah… Şiir, evet şair de sen, kitap da sen, aşk da sen, çile de sen… İbrahim Ethem’ in dediği gibi sana sevdalılar ise sadece bir “adem”-“hiç” yani…

Bak İbrahim Ethem Hoca’ nın kitabına ne güzel yakışmışsın. Kapağıyla, baskısıyla, sayfa düzenlemesiyle… Zaten o’ nun http://www.iebingul.com isimli sitesinde de gülücüklerin duruyor, geçenlerde baktım, ılıman nefesini, gül kokan tenini hissettim orada. Dostlara kapı, sayfa, gönül defteri açan üstadla el ele vermişsin de bir güzel eser ortaya çıkarmışsınız. Tebrik ediyorum seni şiir… Alkışlıyorum…

Zaten sen ya alkıştan ya da kırbaçtan anlarsın şiir. Seni seveni-yazanı tarih içinde saraydan kese kese altınlarla uğurlattığın da oldu, zindanlarda kırbaçlattırdığın da… Çöllere düşürdüğün nice aşık var… Dillere destan ettiğin nice sevda… Sen var ya sen, anlatılmaz, anlattıkça da yeni bir anlatım bulutuyla ufkumuzda yükselen; tarifi sonsuzdan sonsuz kere olan şiir…

Ey Şiir! ...

Gözü yukarda, topukları yüreğimin tam ortasında delişmen sevda… Elleriyle, ışıltılı avuçlarıyla hem maziyi, hem bugünü ve hem de dünü avuçlayan söz sultanı… Dünya güzeli… Güzellerden güzel şiir… Canımın canı.. Ben de beni var eden, ya da bende beni yok eden… Hayat, sonsuzluk, ezel-ebed… İlâhi bir yapın ve tavrın olduğunu biliyorum. O kadar güzel ki bu tavrın aklım, fikrim, bunca tecrübem seni anlatmakta aciz kalıyor ve iflas ediyorum.

Aşk mısın diye soruyorum cevabın 'evet' oluyor. Acı mısın, hasret misin, hüzün müsün diyorum gene 'evet' diyorsun. Mehmetçikle cephede çarpışan mısın diyorum, sessizce başını sallıyorsun ve göğsünde gazi’lik beratı olan yaranı görüyorum. Zamma-zulme ve kıyıma isyân eden halk mısın diyorum, yüzünde cemreleri görüyorum. Dünya ve ahiret arasında insanı insan yapıp, kemâlât derecesine ulaştıran ney misin, heybede alıç mısın diyorum; sineme - göğsümün sol yanına bağdaş kurup oturuyorsun.. Çeşme başında ceylan gözlülerin, kınalı ellerin sevdası mısın diyorum, Torosların tepesinde güp güp diye nabız atışlarını duyduğum çeşme oluyorsun.

Nereye baksam sen… Neyi görsem sen… Neyi yazsam sen…
Her saniye, saatin akrebiyle yelkovanının arasından bakan sen.

“Sen varya sen!
Öyle girdin ki hayatıma
Neye uğradığımı anlamadım ben
Gözümü açtığımda sen
Kapadığımda hep sen vardın sen

Sen varya sen!
Çalınmayan melodi,
Duyulmayan ayak sesi,”

İşte böyle diyordu İbrahim Ethem Bingül’ de…

Sevdim seni… Sevmeye de devam edeceğim. Taa ki son nefese değin… Ama bil ki, sadece ben değil, işte şu net ortamındaki GÜLLÜK grubunun cümle üyeleri de sevdi. Aynen benim gibi düşünüyorlar… Biliyorum. Yemin ederim sana, hepsinin de tek sevgilisi sensin…

Bütün yüreklere giriyorsun. Hem her kalıptasın, her kalıba göre şekil alıyorsun, hem de kalıplara şekil veriyorsun. Makam, mevki, ünvan, diploma, etiket, küçük, büyük, uzun, kısa hiç fark etmiyor senin için…

Her yerde, her zaman sen varsın güzelim şiir… Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’ ın adını bile “muhibbi” olarak değiştiren sensin. Bize mi, dostumuz İbrahim Ethem Bingül’ e mi, ben gibi bir garibe mi gücün yetmiyecek? Elbette yeter de artar bile…

Ağıt olursun gözlerden damlarsın yaş olarak, türkü olursun düğün düğün gezersin meydan sazlarıyla, yiğitleme-koçaklama olursun Köroğluca-Dadaloğluca dağlar meskenin olur. Güzelleme olursun Karacoğlanca köy çeşmesinin şırıltılarıyla gülersin. Deruni bir tutku olursun Yunusca-Mevlânaca postta oturur veya heybenle hikmet taşırsın. Göz olursun Veysele… Söz olursun Yüce Atatürk’e…

Ey şiir! ...

Bak İbrahim Ethem üstadın “Haziran Küllerimi Savurdu” eserinden bahsetmiştim ya demin sana. Seni içten-duyarak okuyan-yorumlayan şahane bir ses ustası – şair Ahmet Selçuk İlkan var hani… Biliyorsun canım, sen onu… O usta, o eserin ön sözünde ne demiş hem İbrahim Ethem için, hem de senin için biliyor musun? Demiş ki:

“Onu bir yıl önce tanıdım ve o gün bin yıllık dostluğun köprüsünü attık takvimlere. Çünkü insan olmanın bütün erdemlerini yüreğinde taşıyan bu şair yürek, belli ki, soyadı gibi her insana dikenlere inat “binlerce gül” sunan sevdalı bir sevgi kahramanı olarak gelmiş dünyaya…
Başının altına yastık olarak biriktirdiği şiirleri ilk okuduğumda onların yayınlanması için ısrarlı oluşumun nedeni de buydu…. İstedim ki, kendi gölgesine, yalnızlığına pusula olan bu şiirler, bir başkasının da hayatına ışıklar versin, umutlar versin… Ve gün ışığına çıksın bu en gizemli duyguları…
Şiirin tüm resimlerini yaşam sahnesinden gönül merceğiyle fotoğraflayıp avuçlarımıza bırakan İbrahim Ethem Bingül “Haziran Küllerimi Savurdu” isimli bu ilk şiir kitabında sizin de küllenmiş anılarınızı – aşklarınızı yeniden tutuşturacağına inanıyorum…
Bazen hayatta olmayan bir büyüğünün ardından çağlayan mısralar, bazen bir yıldız gibi hayatımızdan kayıp giden sevgilinin ayak izlerini sunan duygular, bazen de hayatın en anlamlı şiirlerine kapılar açan haykırışlar sizin de yüreğinizi titretecek.

İnsan olmak sadece nefes almak değilse… Biraz da insan’a koşmaksa, sanata sarılmaksa ve şiirle yoğrulmaksa daha ne duruyorsunuz…”

Gördün mü şiir? ... Ahmet Selçuk İLKAN bunları demiş önsözde….

Bakıyorum da yüzünde güller açıyor… Senin sevdalıların senden bahsettikçe mutluluktan uçuyorsun… Uç bakalım ve uçur bakalım göklerin sonsuz ufuklarına sevdalılarını…

En çok da sevgi –aşk-sevda konularından hoşlanırsın biliyorum. Bayılırsın onları duyunca. Neden acaba? Hamurun kudret makamında bunlarla yoğrulmuş belli. Bak sana İbrahim Hoca’ dan ilginç, senli-ama sevdasını anlatan dizelerini sunayım hele. Dinle e mi?

AŞK METEORLARI

Karanlık suların mavi soluğunda
İki tarafı ışıklı bir yolda

Yüreğinin eşsiz dokumalı kumaşında
Madalyonun iki yüzü gibiydik…

Yakamozlara düşen aşk meteorları
Ve bunlara eşlik eden martıların çığlıkları

Aşkı taşıyan yelkenlinin kanat çırpışları
Kavuşmuş kol düğmeleri gibiydik…

Tesadüflerin güldüğü o anda
Olmazların, inatla olduğu o zamanda

Kaybolmuş ruhların sığındığı o limanda
Dalgalarla kayaların öpüşmesi gibiydik…”

Yaaa, gördün mü işte? Dalgalarla kayaların öpüşmesini… Dalga hep sen veya aşkımız-sevdiğimiz oldu, aşınan da şairiniz… Kaya biz, su siz… Kavuşmuş kol düğmelerini ayıran hain ellere öfkelendik sen de biz de… Araya gurbet girdi, zaman girdi, mesafeler girdi girmesine ama, bütün bunlar içimizde ki aşkı daha da alevlendirdi… Doğru mu? ..

Ey Şiir! ...

İbrahim Ethem Bingül, seni yazarken kalıplara ve kurallar içine koymuyor… Dikkat edersen çoğu eserinde seni “serbest” bırakıyor, alabildiğince özgür koşasın ve duyguların yeşile çalan yokuşunda rahat rahat gezesin diye… Gönül ikliminin yağmurlarında sevdası peşinde bıkmak bilmez bir inattır o’ nun çağrıları. Vurgun yemiş yüreğinin ateşler içinde kavruluşunun sihirli-sessiz ve doğal seslenişi vardır hep… bazen kelimelerle dans ederken, mucizevi söylem fırtınasına tutulduğu da oluyor… Eşyanın, insanın ve tabiatın dış-fiziki görüntüsüne küçük bir buse kondurduktan sonra, içine, çeşitli boyutlarına ve evrelerine dalıveriyor…

Bir şiirinde aynen şunları söylüyor:

“Yakamoz
Kırılışıyla başlayan
Harika bir düştün önce
Güneş doğup
Suda suretin görülünce
Hayaller bitti..

Ne aradığımı
Kendime sordum
Asıl aradığımı
Şimdi buldum..

O da sende ki
Düş ötesi
Muhteşem İç güzelliğiydi...”

İşte bu şiir… İç güzelliği görebilmektir seni sevmek… Seni sevmek sevgiyi sevmektir. Barışı, güzelliği, esenliği sevmektir. Düşler iç güzelliğe açılan kapıdır. Gerçek iç güzelliktedir. Zira, dışarı çirkin-kaba veya istediğimiz şekil ve durumda değil. Dışarının manzarasını çi,zen çoğu kere biz değiliz… Şiir, dışarının manzarasına senin resim sanatından daha bir fazla ilgilenip, güzellikler katmak istediğini biliyor Bingül.. Seni alıyor, renk renk, mısralarınla dokunuyor dışarının şekline-şemaline. Yeni bir hava ve görüntü vermeye gayret ediyor…

Aşkın ta kendisisin şiir. Bingül, kalbinden bingül sunarken sevdiğine, hep senin mısralanmış sözcüklerden gül ellerin var… Gül, saflığın, masumiyetin ve yüce değerlerin simgesidir. Her rengiyle ayrı bir düşünceyi çağrıştırır yaprak yaprak. Ve sen şiir o yaprağın teni olursun. Gülsüz bir bahçe, sevgisiz bir yürek; kıraçtır, öfke doludur, gülmez bir türlü… Aşksız ve gülsüzlük zifiri karanlığın taa kendisi.. Zindan içinde zindan…

İbrahim Ethem Bingül, “bir gül etiketinde” rastlar sevdiğine. Ve sen fırsatı kaçırmazsın şiir. Dökülürsün üstadın dilinden kâğıtlara…

“Rastladım sana, bir gül etiketinde,
Hediye idi, çok kıymetti.

İyiki de varsın,
Yokluğun karanlık benim için,

Yok olursan, karanlıklara
Hapis etme sevgi için,

En mutlu olduğum bir günde,
Reddetme, öldürme mutluluk için.

Yaklaşamıyorum, söyleyemiyorum,
Asaletin, bir de güzelliğin,

Aşk için açılmam lazım,
Hasretim sevdana,bir de o ellerin.

Şaşırdım o duman rengi,
Gözlerini görünce,

Ararım o duman rengi,
Tüm aşkın renginde,

Razıyım bir kere bak,
Benim sana baktığım gözle.”

Şiir, şairini renklerle, desenlerle ve çileyle yoğurursun… Bilgi ve yaşanan olayların birikimiyle, her şekil, her görünüş bir anlamsal yolculuğa çıkarır şairini… Bingül’ de öyle… Esmerle sarıya kaptırmıştır kendini. Çoğu dizelerinde esmerin geceye çalan adımlarını, sarının öğle sıcağına dönüşen Temmzu ateşini görürüz…

Der ki:

“Gülümün rengi sarı
Nazlı mı nazlı
İstediğim anda olmuyor
Ağzında tadı...

Sıkılınca buruşuyor
Suratı limon aynı
Bilinmemiş renginin manası
Ayrılık demiş geçmişler
Bunlar kocakarı uydurmaları...

Kırmızısı
Kavuştururmuş ta sanki sevdalıları
Sarısı bir ayrılık mavalı...

Her gül olmamalı
Al al yanmamalı
Unutmadan bu da yeni çıktı
Şimdilerde aşkın rengi sapsarı...”

Şiir dostum benim… Sonsuzdan sonsuz sevdam. Bingül üstadın da ufkunu kaplayan sehersin sen… Renk içinde renksin, müzik içinde müzik. Gizlenirsin bazen, görünmezsin ortalarda. Saklambaç oynarsın ve yeşil bir ağaç gövdesinin arkasından, yeşil pancurlu bir evin balkonundan gözükürsün bize…

Ağladık ağladın demiştim… Bingül’ de “ağla dediler bana, bebekler bile ağlarmış doğarken / Ağladım üçüncü sancısında / Ağladım bir mahrum hasta yatağında “ demektedir. Onu ağlatan sensin biliyorum… Bazen selâm göndeririz uzaktaki sevdiklerimize. O dost, o can küskün ve kırgınsa bize, almaz olur selâmımızı. İşte o an, şiir seninle oturur, suçu kendimizde ararız, bir güzel sorgularız bizde bizi…

Bingül’ de der ki:

“Alınmaz olmuş selamımız
Ne de yürekle yazılmıştı kelamımız
Bilmeyiz, neymiş hatamız

Sevgilimiz candır, candan öte
Sevgili nazdadır, artık nazdan geçe
Yıldızları indirme yere
Karışmam kaldıramam bir daha göğe…”

Selam almayan bir sevgilisi varsa şairin, şiir, senin de mısraların buruktur sanıyorum. Bir de arada gurur varsa, vah ki vah! ... Şair hatasını bilemiyorsa ve yaptığı yanlışlık da yüzüne karşı söylenmiyorsa, hüznün kara bulutları düşer gönül dağlarının tepelerine…. Ağlar, okyanuslarca göz yaşı döker şair… Şair ağlar, şiir ağlar… Zaman, takvim yapraklarından hıçkırıklarını yansıtıverir…

Bingül üstadın, kitabına adını verdiği “Haziran Küllerimi Savurdu” başlıklı şiirinde, bir kara gözlü uğrunda yol olup serilmesi ve ağlamasını görmekteyiz.

“Haziran küllerimi savurdu
Her zerrem yayıldı, aşkta kavruldu
Her gül yanakta gamze oldu
Aşkım, aşkı bilen her gönüle merhem oldu…

Yandım, kavruldum, savruldum
Bir kara gözlüye serilip yol oldum
Sensizliğin varlığında kayboldum
Yaşayan ölüye döndüm, ben yok oldum…

Erkekler de ağlarmış bunu yaşadım
Gönül çağlayıp akarmış anladım
Acımasız sevda celladının elinde kaldım
Göz yaşlarıma, gönül acıma bakmadı vurdu
Cellat canımı
Haziran küllerimi savurdu..”

Ey, ey ki ey… Kara sevdamız şiirimiz…. Nasılsın bakalım? Hadi de bana? Söyle bana! ...

Bak net ortamında nice şair,nice sana vurgun gönül ve kalem tanıdık… Ve nicesi peşinde dolanıyor, ben gibi, İbrahim Ethem gibi… Eskiden, taa eskiden yazı bile yokken sen vardın… Söz var oldukça da var olacaksın. Sözlü edebiyat döneminden bugüne, ağızdan ağza, kulaktan kulağa aka aka geldin şiir. Yazının icadından sonra işin daha kolaylaştı. Cönkler, anı defterleri çıktı… Sonra teknoloji ilerledikçe kitap çıktı, dergi çıktı… Ve bugünlerde elektronik yayıncılıkla sen Kızılırmak gibi çağıl çağılsın bak…

Bingül usta, dizelerinde bireycidir. Anladın değil mi şiir? Sadece kendi duygularını, kendi aşkını, kendi dünyasını ve bakış açısını yazmış.. Onda, derdine başkalarını ortak etme içgüdüsü yoktur. Sevdi, üzüldüyse kendisidir. Kan damlayan gül yaprağı esmer gecede göz bebeği olup çıkmıştır. Gözünün bebeğinin yansımasıdır yazdıkları. Özlem yüklü hislerle dokur halısını… Çiçeklere bakar, onların hangi mesajla yüklü olduklarını ifade eder ve “ne varsa sevdadan yana çiçekler anlatır bana” dedikten sonra “Ben mi kimim, boş verin / Bir garip bahçıvan deyiverin”… İşte bahçıvan’ım diyen Bingül, “sevdanın kırmızı pabucunun dama atılmasını” istemez. “Kristal yüreklidir sevdiği kadın…” Asalet yüklü bir hanımefendidir. Üzüm karası gözleri ve mehtap teni vardır. Soğuklarda yorgan olur mutluluğu üstüne… Temmuz sıcağında içer mutluluğu yâr elinden… Gelişi bir şâkayıkın gelişi, sevişi bir manolyanın verdiği huzurdur. Çiçek bakışlıdır, nazlı bir yasemendir…. Can yoldaşı, hayat arkadaşıdır… Kaşının yanında, kara gözlerinin üzüm karası güzelliğinin yanında kara bir ben’i vardır o’ nun…

Şiir’im, 39 yıllık sevdam benim… İşte Bingül Hoca bu… Bir İstanbul beyefendisi değil mi? Evet deyişini duyuyorum. Bu İstanbul beyefendisinin mısralarından bir kısmı da pul pul İstanbul yüklüdür biliyorsun. Bir örnek verelim mi? “İstanbul’ da Yoksun” başlıklı şiirini… Ne dersin? Şiir şöyle:

“İstanbul’un ellerini tuttum
Kaybolmuş sisli anıların ağırlığında

İstanbul’un şefkatine sığındım
Çocukluğumun anne kokusunda

İstanbul’un saçlarını okşadım
Tel tel dolanmış dünyamın sensizliğinde

İstanbul’un baharını özledim
Zeytin bakışlı gülen gözlerde

İstanbul’u özledim
İstanbul’un içinde

İstanbul’u aramışım
İstanbul’u yaşamayan gönüllerde…”

Ey şiir! ...

Biliyor musun ki; 18. Şubat 2005 tarihi itibariyle 10.000 kişiden fazla ziyaretçisi olan http://www.iebingul.com' da her ay üstadın seçtiği şiirlerin şairleri kimlerdir? Bak sana listesini sunayım:

İşte dostluk budur ve paylaşım budur...

Mayıs ayında:,
1-Ayten Çolakoğlu
2-Hakan Ayyıldız
3-Hasan Basri Kale
4-Neşer Selman
5-Nevin Kalafatoğlu
6-Nisan Serap Muratoğlu
7-Oğuzkan Bölükbaşı
8-Samanyolu (Nigar Yıldız)
9-Şule Aydemir
10-Vahdet Nafiz Aksu

Haziran ayında
1-Ahmet Erdem
2-Ahrazi
3-Ayla Eker
4-Ferit Teksoy
5-Haldun Hakman
6-Mehmet Bardakçı
7-Mine Özdemirtaş
8-Muammer Çelik
9-Sevgi Yavuz
10-Tansel Yegen

Temmuz ayında
1.) Çağıl Ener
2.) Emine Ömer
3.) Halil Manap
4.) Metin Eser
5.) Metin Yıldırım
6.) Mutlu Ayar
7.) Oflu Ahmet Faruk Türkyılmaz
8.) Reşide Sarıkavak
9.) Sezer Nışancı
10.) Tulay Sustam

Ağustos ayında
1-Ahmet Duran
2-Ali Arslan
3-Galip Sinecikli
4-M. Kemal Ertuğrul
5-Mustafa Ceylan
6-Nazife Abaylı
7-Rahim Taş
8-Uysal Himmet
9-Ümit Zeynep Kayabaş
10-Zafer Zengin Etnika

Eylül Ayında
1-Ayhan Uçar
2-Filiz Nur
3-Gülay Yıldız
4-Necmi Ünsal
5-Neşe Demirdağ
6-Nuray Alper
7-Serap Dal
8-Sevim Yakıcı
9-Turhan Toy
10-Vedat Şahin

Ekim Ayında
1-Ebru Delice
2-Mehmet Nacar
3-Menevşe Köylü
4-Nihat Polat
5-Nur Ulusoy
6-Sevgi Damlaları
7-Sevtap sevim
8-Sırma Mersin
9-Talip Sinecikli
10-Zeynep Zuhal Saygın

Kasım ayında
1-Cafer Tayyar
2-Dilek Ünaldı
3-Gülsevim Karaca
4-Hakan Sursal
5-Hıfzı Özbekmez
6-Hicabi Ceylan
7-Hülya Hüyüktepe
8-Leyla Akgül
9-Tülay Köse
10-Zekeriya Deniz


Aralık Ayında
1-Abdülkadir Öğdüm
2-Ayşenur Yazıcı
3-Deniz Kılıçkaya
4-Elif Şebnem Akal
5-Fatih Karataş
6-Hafize Kılıç
7-Hüsamettin Günaçtı
8-İsmail Cem Doğru
9-Mehmet Selim Toğluk
10-Osman Yılmaz

Ocak Ayında
1-Asya Gülgün Özkan Tanıdık
2-Gülay Morgül
3-Hakan İlhan Kurt
4-Hakkı Hakan Kaya
5-Mansur İlhan Yakar
6-Meral Yağcıoğlu
7-Mesut Dal
8-Necati Gedikoğlu
9-Sevil Nızamoğulları
10-Turan Orak

Şubat Ayında
1-Ali Aydoğdu
2-Arzu Altınçiçek
3-Aynur İlkay
4-Erdoğan Ergin
5-Fatih Özkonyalı
6-Hüseyin Gümüş
7-Miyase Çavuşoğlu
8-Necmiye Sarpkaya
9-Nesrin Göçmen
10-Sabiha Rana

Gördün mü, okudun mu bu listesi? Ey şiir, bunun anlamı nedir bilirsin sen? ! .. Bu, dostluğun taa kendisidir. Hep şikâyetçi olmuşuzdur “ego-benmerkezcil” şairlerden. Kendini dünyanın mihveri sananların, gümbürdeyen yüreklere tepeden bakanların şikâyetçisi olduk… Bak, bizim dost bildiğimiz ve has şiire sevdalı olanların tutumu ortada. Kapıları, siteleri ve yürekleri dostlara açık… Birlikten kuvvet doğar ilkesine sahipler. Ne güzel! ...

Sana kaç kere söyledim, kaç kere… Güvercin yürümesi benzeri yürüyorsun canımızın üstünde diye… İşte bunu İbrahim Ethem Bingül bir şiirinde nasıl dile getirmiş. Zaten, sen demek şiir, söylenmemişi söylemek demektir. Ya da şair, kendi “poetika” sını oluşturup, kendi çizgisini çizmiş kişidir. Geleceğe kalacak olanlarda onlardır. Şairi pek çok ama, kalıcı şiiri o oranda olmayan bir curcuna içindeyiz zaten. Güneşinin ışık huzmelerini uzat gönül kentlerimizin üstüne. Uzat da aydınlansın ortalık… Bingül üstad diyor ki:

“Kuş kanadı hışırtısı
Güvercin yürümesindeki pıtırtı
Aşkın ayak sesleri geldi, kıpır kıpırdı...

Tebessümlerde göz çevirmelerde
Saklı kaldı
Ve sessizce akan gözyaşları yoldaşlarıydı
Aşk'la akar gül kokardı...

Di' li geçmiş zamanların
Katkı maddesiz sevdalarında
Utanmayın aşk'la ağlamaktan
Ve saf duygularınızı haykırmaktan...

İnce beline, kahve saçları
Dökülmüş nadide de ağlar
Aslan bakışlı mert adamda...

Gözyaşının cinsiyeti olmaz...”

Evet, gözyaşının cinsiyeti olmaz! Ne kadar etkili bir söz değil mi? Ağlayan Bingül’ ün “erkekler ağlamazmış” söylemine aldırış etmeyip, sevgi-aşk yolunda ağladığını söylemiştik biraz önce. Şimdi ise bunu, kendisine “erkekler ağlamazmış” diyenlere atalar sözünce söylüyor işte…

O’ na göre rüzgâr gri eser gelmeyen trenlerin istasyonlarında… Duygularını ayaz vurur… Gel, inat etme de ustanın bir şiirini daha okuyayım sana… Usta der ki:

“Uyanırken sabaha
Gelmeyecek sandığım trenin
Düdük sesiyle
Düş ile gerçeği
Ayıramadım...

Duyduğum
Beklenilen trenin sesi miydi?
Yoksa isteğimin avazı mıydı?
Anlayamadım...

Ayaz vurdu duygularıma
Gelmemeli miydi
Zamanı susturup
Eflâtunlara bürünerek
Kenara mı çekilmeliydi asilce...

Uyanınca sabaha
Gri esti rüzgâr
Duygularıma felç geldi...

Beklenen trenin sesi
Başka istasyonda bitti...”

Ey Şiir! ...

Nasılsın bakalım? Yüzünde güller açıyor bakıyorum da… Has şiirin ustalarını teker teker grubumuz üyelerinin içinden senin karşına çıkardıkça, mutluluğuna diyecek yok. Keyfin yerinde…

Ama bana söyle bakıyım, neden çokça hüzünden, acıdan yanasın. Özellikle son 20-25 yılın Türk şiirini şekillendirenlerde hep bir hüzün var gibi geliyor bana…

Sorgucu gözlerle bakma yüzüme… Toplumsal yapımızdan, yaşadıklarımızdan kaynaklanıyor bu değil mi? Ülke olarak, ulus olarak kalkınmamızı tam olarak temin edemediğimiz için, teknolojik gelişmelerle ve moda ile dilimize her türlü dış saldırıların olması ve çekilen sıkıntılar sebebiyle, şairlerimizin kalemleri de hep ağlamaklı oldular. Ondan değil mi?

Aşkımız, sevdamız, alışkanlıklarımız bile elem dolu… Gülemedik bir türlü. Tebessüm edişimizde bile bir buruk tad var. Bu ağızdan bu çıkar diyorsun değil mi?

Bak, İbrahim Ethem Bingül hoca’ nın küllenmiş aşklarında da aynı kederin yansıması var, görüyorsun…

“Aşk derdini taşır gönlüm yıllardır
Yaram sızlar, ağlar gözüm yıllardır
Yare hasret kaldı özüm yıllardır
Ben yılları yele verdim vay aman

Yar bastığın toprak olsam sevinsem
Su içtiğin bardak olsam sevinsem
Seni öpen dudak olsam sevinsem
Ben sevdamı yele verdim vay aman

Aşkım coştu çevrem oldu toz duman
Bu sevdaya bin can feda ey canan
Bitirdi aşk gönder bana yar derman
Varlığımı sele verdim vay aman...”

Türkü bu… Tam anlamıyla bir Türk Halk Müziği eserinin sözleri… Sevinemeyen ve yârine hasret kalan, onun uğrunda ölümü göze alan bir aşığın Bingül hoca’nın türküsü…

Sadece serbest vezinle değil, hecenin sihirli yapısını – mısra sonlarındaki kanat seslerini kullanıyor usta… Kafiye yapısında öyle hassas da davranmıyor. Kökten değil, eklerden bile söyleyeceğini söylüyor işte. Kolayca diyor diyeceğini. Sanatsal süslemelere fazla kaçmadan. Zaman zaman, bulutların arkasına gizlendiği de olmuyor değil. Ama ışığın gücünü de yabana atmıyor hani…

“ Kendimi unuttuğum yılların
Aşksız geçen her anımın
Mükafatı sen
Menekşe kokulu kadın nerdesin?

Hatırlattığın her duygumun
Neşeyle gülümsediğim hayatın
Sahibi sen
Menekşe kokulu kadın nerdesin?

Zindanlarımın penceresi
Kaybolduğum labirentlerimin
Çıkışı sen
Menekşe kokulu kadın nerdesin?

Rüzgârlarla çağırsam gelir misin?
Gece bakışlım yoksa
Ölürüm diye diye sen
Başka gönüllere gidenlerden misin? ”

Ya işte böyle şiir can… Menekşe kokulu yâr… Menekşe gözler… Zindanlarımın ışık yağmuruyla süslenen penceresi menekşe kokusu… Ve kaybolduğum lâbirentimin çıkışı menekşe kokulu yâr… İşittin mi? Duydun mu buradaki güzelliği şiir…

Bu güzellik senden, şaire.. Şairden kaleme… Kalemden de cümle şiir sevenlere işte… Zincir böylece tamamlanıyor…


“Gözlerimin içi gülüyor
Mutluluk çağlayanı içimde
Onu gördüm,
Yönü bana doğru,gelişi bana...

Dün yakınlaşmıştık,
Beraberdik,yüz yüze
Bugün onunlayım
Göz göze...

Gözlerimin içi gülüyor,
Sevincim gönlümde şelâle..
Bu ses beni rahatlatıyor
Akışında kalbimde ferahlık,
Yüzümde mutluluktan bir hâle...

Onu seyrediyorum mütemadi,
İçimde, dışımda her yerde,
Onu buluyorum, onu görüyorum
Her nesnede,her şeyde
O tertemiz bir kaynak,
Bir göze...

Nasıl mutlu olmayayım
O, hep benimle bendeyken
Ben nasıl burada durayım,
Aşkım benim içimdeyken...”


Hep elem yüklü mısralarla gözyaşında yüzecek değil ya seni yazan ve seni seven… Bak Bingül üstad, sevdiğinin karşısında nasıl da mutlu olmuş değil mi?

Aşk böyledir… Kara sevda böyledir… Görülen her nesnede, eşyada, objede yâr görülür… Ne yana baksa o gözlerle karşılaşır. Uyusa, uyansa hep o… Yürüse, otursa, çalışsa gene o… Girdi mi akıl deposuna, dinamit gibi patladı mı yürek dehlizinde… Kurtuluşu yoktur şairin… Bir de bin, milyarda bir olup çıkar… Hem çoğalır, hem azalır. Çoğaldıkça o yâr, azaldıkça gene o…

Güney, kuzey; hasılı dört yön, kış-yaz, hasılı dört mevsim… Dörtten kırkdörde, kırkmilyonkırkdörde kadar hepsinde yâr sesi… Hepsinde o mutlu gülüş… O bakış… O ten… O rüzgâr…

“Yüreğim takılı kaldı
Güneye uçan bir göçmen kuşa
Kalbimi alıp da uçtu
Beni yapayalnız bıraktı

Kuzeyin sert kışında
Buz yağan bu dağlarda
Ağaçların beyaz örtülü dallarında
Aşkımın ateşiydi ısıtan seni

Göçmenlere kanıp güneye döndü kanadın
Güneş bir güneyi ısıtır sandın
Bilirsin sen de aslında
Sıcaklık güneşte değildir
Güneşin cihana olan aşkında

Artık baharla gelsen nafile
Dönsen alevler içinde bile
Şimdi ne bahar dinlerim,ne sevda
Affetmem muhtaç ettin beni
Bir damla mutluluk yaşına”

Evet şiir! ... Canımın canı… Cümle şairlerin-ozanların-âşıkların canı… Bu hafta da seninle İbrahim Ethem Bingül üstad üzerinde bir sohbete tutuştuk. Sana her zaman müteşekkirim, ama bu hafta bana çok yardımcı olduğun için bir de sımsıcak busemi hak ettin yani…

Biliyorum, sensiz yapamayız-edemeyiz biz… Nefes bile alamayız… Ah şiir, şu ülkeyi, dünyayı idare edenlerle ve de ekonomiyi ellerinde tutanlarla, güç sahipleriyle bir sohbete tutuşsan ne olur? Onların da bir kalbi var değil mi? Girsen usulca oradan içlerine. Savaşlar olmasa.. Ölmese çocuklar beşiklerinde. Yunusça sevse, sevilse insanoğlu. Bu görevini bir yapsan be.. Ne olur sanki? Yapamaz mısın? Karacoğlanca, İbrahim Ethem Bingülce aşktan bahsetse. Mevlanaca hoş görülü olsalar, dünya mı batar sanki? .... Kucak açsalar fakire, fukaraya…

Hele hele can şiir, ikibinli yıllarda bizim ülkemizin önderliğinde kendi-senin alanında bir atılım gerçekleşse. Dünya edebiyatını da sallayacak yeni bir akım çıksa, olmaz mı? Ne dersin? ...

Ey şiir! ...

Sohbetimizin sonuna geliyoruz… İbrahim Ethem Bingül’e ve GÜLLÜK grubumuzun bütün saygıdeğer üyelerine selamımızı ve iyi dileklerimizi sunalım, bol ilhamlar, unutulmaz, iz bırakan, has şiirler dileyelim, olur mu? ...

**
Mustafa CEYLAN