Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: GÜLCE'DE 415.GÜN(02.11.2009)
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.



Gönderen: Şemsettin DERVİŞOĞLU
Alan: Grup: Gülce
Tarih: 02.11.2009 23:16:00
Konu: KESRET İLE İYİ GECEELR
----------------------------------------
Kesret (Nazire)

Sevgili dostum Hünkar Dağlı’nın aynı adlı şiirine atfen

Ayın on dördü müdür pek de asil yüzünüz
Siz benim sevgilime ne çok benziyorsunuz
Gül endama yansımış adam gibi özünüz
Siz benim sevgilime ne çok benziyorsunuz

Buza kesen yüreği ısıtan şule gibi
Geceyi aydınlatan mehtaba hale gibi
Bir yepelek duruş ki adeta lale gibi
Siz benim sevgilime ne çok benziyorsunuz

Yıldızlar kıyam eder dolaşırken semada
Huzurdan bir dünya var ay parçası simada
Tarife sığmazsınız sevda denen temada
Siz benim sevgilime ne çok benziyorsunuz

Leyla size kin güder Züleyha hiç çekemez
Keremi yakan Aslı bileğini bükemez
Cümle dilber toplansa eline su dökemez
Siz benim sevgilime ne çok benziyorsunuz

Levh-i mahfuza yazmış bu aşkı Levh-i kalem
Varlığın ab-ı hayat hasretin bâki çilem
Ey Derviş dergâhında dalgalanan tek alem
Siz benim sevgilime ne çok benziyorsunuz

**********************************
Nesli peri olup da kul şekline bürünen
Yaratılmış nesnenin tamamında görünen
Gelelim meselenin can alıcı faslına
Benzetmek yanlış olur aslını öz aslına

Şemsettin Dervişoğlu



Gönderen: Yürek Kalemleri
Alan: Grup: Gülce
Tarih: 02.11.2009 15:49:00
Konu: Bir imparatorluk dili: TÜRKÇE

Bir imparatorluk dili: TÜRKÇE



Dilimiz için bunca şey söylendi. Ama dillerin musikisinden pek bahsedilmedi. Türk müziği gibi, Türk dilinin de müzikal gelişiminde, Türklerin tarih boyunca vatan edindikleri coğrafyaların büyük etkili olmuştur.

Türkçe, birçok başka diller gibi, sadece tek bir vatanda değil, tarih boyunca, nice bağımsız ve muhteşem devletler kurduğu, çeşitli vatanlarda işlenmiş bir dildir. Bugün “Türkiye Türkçesi” dediğimiz güzel dilimizin geçmişinde, 900 yılı aşkın süredir vatan edindiğimiz Anadolu ile Balkanların büyük etkisi olmuştur. Türk milleti gibi Türk dili de, tarihinin son 9 asrında, 3 kıta üzerinde adeta “lisani bir imparatorluk” kurmuştur. Öyle ki, Orta Avrupa’dan başlayarak, Kuzey Afrika ülkeleri ile hemen tüm Asya’yı içine alan bölgede, sadece Türkçe konuşarak hayatınızı sürdürebilirsiniz. Bu bakımdan milletimiz, hüküm sürdüğü toprakların neresinde güzel bir ses bulmuşsa, onu kendi diline almakta büyük bir yetenek göstermiştir. Bu yüzden, Türklerle birlikte aynı vatanı paylaşan her millet, Türkçe’de biraz kendini bulmaktadır.

Evet, Türkçe bir imparatorluk dilidir. Her dil, bırakın imparatorluk dili olmayı, bir devlet dili bile olamaz. İmparatorluk dilleri, o milletlerin hâkim oldukları topraklardan adeta vergi almaları, mahsûl almaları gibi, kendilerinden önce o topraklarda yaşayan dillerden kelimeler ve sesler alırlar. Bu alışın belli bir ölçüsü ise yoktur. İnsanlar için, dünyanın dört bucağında kendi dillerinin konuşulduğunu duymanın, kendi bayraklarının dalgalandığını görmenin hazzı ve gururu, başka hiçbir şeye değişilmeyecek kadar güzeldir. İmparatorluk dilleri, diğer dillerden aldıkları ses ve kelimeleri kendi dillerinin ses yapısına ve gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millileştirirler, tamamen kendi kelimeleri, kendi sesleri haline getirirler. Bunlar, adeta fethedilmiş topraklar gibi, fethedilmiş kelimeler ve seslerdir. Ancak yeryüzünde, imparatorluk dili olabilmiş fazla dil yoktur; başlıcaları Latince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir.

Osmanlı İmparatorluğu zamanda, Türkçe’ye Arapça ve Farsça kelimelerin fazlaca girmesinden dolayı, Osmanlıca dediğimiz bir dil ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, milletimizin asırlardır kullanmakta olduğu bazı kelimeleri, “Türkçe değildir” diye dilimizden atmaya kalkamayız. Nitekim, gerek insanlarımızın günlük konuşmalarında yaygın olarak kullanılmaları ve gerekse edebiyatımızda tamamen Türkçe’nin teknik ve estetik özelliklerine göre kullanılmalarından dolayı, bu kelimeleri “Türkçeleşmiş” olarak kabul etmemiz ve kullanmaya devam etmemiz çok daha doğru bir tercih olur. Şunu unutmamalıyız ki; hiçbir kelime dilimize geldiği dildeki yazılış ve telaffuzu ile Türkçe’ye girmemiştir. Hatta pek çok kelime, Türkçe’ye aktarılırken, eski anlamından çok daha farklı anlamlarda kullanılabilmektedir.

Bunlara birkaç örnek verecek olursak; Arapça’da “Ellah” telaffuzu ile söylenen kelimeyi, biz “Allah” telaffuzu ile almışız. Yine Arapça’daki “manâra”yı biz “minare”, Acem’in “gul”une biz “gül” güzelliğini verdiğimiz gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.

Selânik fethedildiğinde Salanikos olan ismini beğenmemiş, Selânik demişiz. Selânik kelimesini Türk’ten daha güzel söyleyen yoktur. Selânik gibi kelimelerde geçen “lâ” sesini başkaları “la” veya “laâ” der, fakat “lâ” diyeni yoktur. Lâle, ceylân ve şelâle gibi kelimelerdeki seslerin güzelliğini, bu Türk “lâ”sında buluruz.

Kelimeleri hor görmek, hele hele şu veya bu politik veya ideolojik sebeple, onları “dilden atılabilir” görmek, dilin anlatım ve anlam zenginliğini kısırlaştırmaktan başka sonuç vermez. Çünkü milletlerin olduğu gibi kelimelerin de tarihi bir seyirleri vardır.

Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle konuşmuş, onlarla düşünmüş, birbirlerini ve evlatlarını o kelimelerle sevmiş; bu kelimeleri tamamıyla milli bir sanatla işleyip güzelleştirmiş ve kendi milli musikisiyle seslendirmiş ise, sonraki nesiller artık o kelimelere düşman kesilmemelidirler.

Madem ki bu tarihin çocuğuyuz; eski zafer ve şeref asırlarının bugünkü devamıyız! Atalarımızın bize miras bıraktığı her güzel şeyi seveceğiz! ..

Bu dili seveceğiz, hem de her haliyle seveceğiz, koruyacağız! ..

Atalarımızın bize bıraktığı iki güzel miras var: Türkiye ve Türkçe…

Bu ikisini olur olmaz kaprislerle, kimsenin yıpratmasına izin veremeyiz! ..

Alıntı

Gönderen: Yürek Kalemleri
Alan: Grup: Gülce
Tarih: 02.11.2009 15:14:00
Konu: AĞIT: Çanakkale

Çanakkale Savaşı’nda; birçok eli kalem tutan, okur-yazar Türk genci şehit olmuş, niceleri sakat kalmıştır. Ağabeyi Çanakkale Savaşı’nda şehit olan bir kız tarafından yakılan aşağıdaki ağıt bunu ne güzel ifâde etmektedir:

Çanakkale derler yeşil gavaklı,
Mollaların mürekkebi boyaklı,
Neçe gulların var ağaç ayaklı,
Ağaç ayağınan gelsen n’olurdu.

Çanakkale derler yeşil söğütlü,
Neçe molla getti eli divitli,
Bi mektup atayım üstü tahütlü,
Mektubum ordunu bulur m’ola.

Ağılıdır Çanakkale goyağı,
Babamoğlu dizlerimin dayağı,
İrengide bana benzer bayağı,
Gurbanlar olurum babamoğluna.

Edem gözelidi gıyıdan getmiş,
Sürek öküz gibi boynunu bükmüş,
Şu gevur dinsizi denklemiş atmış,
Acep babamoğlun yudular m’ola.
Yumadan gabire godular m’ola. (Yaldızkaya 1992: 39)

Derlediğim bir başka Çanakkale ağıdı da, Suvermez köyünden Devecioğulları sülâlesinden, Macar Lâkaplı Salih’in Çanakkale’de şehit olmasıyla, annesi tarafından yakılan ağıttır. Ağıtta, yoğunlukla şehidin geride bıraktığı eşi ve çocuğunun ne olacağı endişesi vurgulanmaktadır:

Hucûm demiş Alamanın zabiti,
Yavrumun kefeni asker kabutu,
Salına girmeye yoktur tabutu,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Topun dumanı da ağmış havaya,
Gözlerim yavrumu dönmez sılaya,
Goltuğuna girmiş çifte sıhhıya,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Çanakkale nerde, Suvermez nerde?
Her ana dayanmaz bu zalim derde,
Ahmed’in babasız eğlenmez evde,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola

Derinimiş Çanakkale deresi,
Goygunumuş şehidimin yarası,
Acıya dayanamaz garip garısı,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Senin yavrum beşik ile belede,
Yâdigarın galdı yavrum geride,
Bir gelin eğlenmez ıssız bir evde,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola.

Bir günüm doğarda bir günüm batmaz,
Şu ıssız evlerde bir gelin yatmaz,
Oğlumun yerini kimseler tutmaz,
Yoksa yavrum seni vurdular m’ola,
Kefensiz gabire goydular m’ola. (Yaldızkaya 1992: 37)


Gönderen: Neva Selçuk
Alan: Grup: Gülce
Tarih: 02.11.2009 09:17:00
Konu: Yeni Şiirimle Merhaba...
----------------------------------------
Öncelikle cinasın Üstadı Ekrem Yalbuz Hocamıza saygılarımı sunuyorum..
Şiirde, her bendin 2. mısrasının cinastan sonra gelen kelimesi, bir sonraki beytin cinasını oluşturmaktadır.. Umarım bu tarz beğenilir...

Zincir

Erbâbı kullanınca konuşturur kalemi,
Er bâbı sürgülüdür, girilen yer kale mi?

Sürgülü kapılarda bekliyorsan ezeli;
Sür gülü dikeniyle, kokusuyla ez eli.

Dikeni gül hatrına merhem eyle yarana
Dikeni derdi sanma, gül el oldu yâran'a.

Derdi, kıymet bilmezler seher vakti 'al gül'ü
Derdi güzel olanın sînesinden al, gülü.

Güzeli tutsak eder, ezeldeki dil bağı
Güz eli dokunursa hazan olur gül bağı.

Dokunur gonca güle, aşk; ala bular ağ'ı
Dokunur ne vakittir, bitmez ki hüzün ağı.

Ne vakitler dem sürdü, kara kış yordu dağı
Neva kitler sözünü, kim açar o dudağı.

Neva Selçuk