Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: REFİKA DOĞAN-İnsan Vardır...
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.


Merhaba Dostlarım...

“ İnsan vardır oğul dağlardan yüce
Dimdik kurur gider bir çınar gibi
‘Ben geldim! ’ diyendir çökünce gece
Sanırsın ay bulutu yarar gibi “

diyen, Mahmut Nazik Öğretmenin dizeleriyle özümde biriken damlacıkları paylaşmak istedim sizlerle.

Şiir vardır; derin bir nasihat, güzelleme, yergi, kıyastır dizeler... Mısraların derinliğinde giz olur sözcükler, ete kemiğe bürünür, dirilir harfler...

Şiir vardır; kısası, teşbihi, tahliliyle; yaşamı kara veya beyaza dönüştürebilen İNSAN’ ın resmini çizer.

Dağ var ulaşılmaz, mağrur! Doruğunda dumanıyla karıyla bütünlenen, anlamlanan dağ... Bu yüzden yüce, bu yüzden erişilmez, EĞİLMEZ...

Öyle ya; insan vardır dağ gibi yüce, insan vardır söğüt gibi, el pençe…
Ağaç vardır kupkuru, paramparça, içerden… Ağaç var katledilir hunharca her bir yerden…

Çınar… Ah! Telaffuzu bile ayrıcalıklı, yapıcı, çoğaltıcı… Kurusa da, DİMDİK!
İnsan var ÇINAR gibi, dik… İnsan çelimsiz, dandik…

Gece… Korkulacak bir dehliz; hangi dolambacından ne çıkacağı, nereye varılacağı bilinmeyen…
Oysa karanlığa bir ay kadar ışıyabilendir İNSAN, geceye YORGAN; öyle bir DİNGİNLİK…

Güzel, güzellik... İçimizde ırmaklar çoğaltan, baharlar yeşerten... Ne güzeller gördük gönül gözüyle; bir DELİ ÂŞIK...İncinir, kırılır dalları da, incitmez ne gövdeyi ne dalı; çoğaltır ELİYLE, veren bir VELİ!Öyle bir akış, öyle bir bakış ki, sazda; tel olur titrer dilleri, kavurur SERİ…

“Ne yiğitler gördüm sevgisi gani
Alıç gibi dökülür verirken yani
Kör etmiş gözlerini inancı hani
Dağdan inen asi bir rüzgâr gibi”

Toprağına taşına kurban olduğum,yiğidi, güzeli bol memleketim; Namerdin ağrıtır üç telli başım, boşa mı sözlerim yoksa telaşım!
Yiğitler ki; bu mazlum, bu mahzun MEMLEKETİ besler alıçlarıyla!

“Kör parmağım gözüne” deyip kör eden NAMERT; saklanır gece ile, gündüz desise hile...

Ah rüzgâr! Deryadan geleni bilirim, derin…Dağdan GELENSİN, savurgan YELİN...
İnsan bir dolu mânâ, olmalı DERİN… Dalga dalga bayrağı, yürek denen GÖNDERİN…

“Ölümlere inat halkın umudu
Zulümlere inat yarar bulutu
Silkelemiş gibi bir karadutu
Kanasa da verir bir pınar gibi “


İster eceliyle gitsin, ister kim vurduya YİĞİTLER! Hayata -hayatın özünü bulandıranlara inatla- tutunabilmeli, olmalı umut… Yeşertmeli zulmün ezip çiğnediğini; yeşererek yeniden…

Hasretle beklerken, karnını yarıp bulutların, doğurmalı güneşi...Isıtmalı gök kubbesini memleketimin yeniden, ışımalı… Unutulsa da çorak toprağında, -o toprağa sadakatinden, sevdasından kanayarak; silkeleyecek gücü olmalı, meyveye duran Karadutu...İnanmalı meyvesiyle çağlayışına onun! Umutla doğrulmalı, yürümeli yarına…

Sadece inanmakla, sevmekle, direnmekle, kısacası YÜREKLE gelen yükseliş UMUT; Benim memleketimde ve her yerde, YİĞİTLİK…

Değerler halkası birer birer koparılırken hoyrat ellerce; erdemin çektiği ıstırap ne kadar tanımlanabilir ki? Nefis ile dolu insan, yine nefsine yenilerek, kendisini yükselten Erdemi, iğdiş eder kendi eliyle; bilmez iğdiş ettiğinin kendi özü olduğunu!

Kötülük ne yıkıcı, ne olumsuz bir duygu…

“Erdemi ağlayıp gezerken gördüm
Bir zalim güzeli ezerken gördüm
Cananı canından bezerken gördüm
Bir gül yaprağına düşen kar gibi”

Görkemli doğallığıyla yaşam esenleyen gül yaprağına düşen kar, ne kadar üşütüp örselerse GÜLÜ;
Toplumda az olan güzel insanların omuzlarında yükselmeyi bekleyen ERDEM de o derece örselenir onu taşıyan gönüllerle birlikte! Kem düşer güzele; bulutlanır, buğulanır öz…

“Kimi selek kimi huri bir melek
Kimi Karun ama vermez bir külek
Karun’a Harun’a zamandır elek
Altını mihenk taşa sürer gibi”

demiş, Mahmut Öğretmen! İyi de demiş...

Cömertlik, Meleklik bir Tanrı lütufu olmakla birlikte; yetişilen aile, toplumsal ve evrensel kültürle beslenen, gelişen, dallanan bir haslet, içsel bir varsıllıktır insanda. Karun’ ların pıtrak gibi çoğaldığı, çoğalırken beraberinde toplumu da dönüştürüp bulandırdığı günümüzde; elekten süzülenler -yine de- Karunlar değil…

“Menzilimiz haktır halkın yoludur
Yüreğimiz aşktır hakkın kuludur
Elbet bilgi emek sevgi uludur
İnsan var ki oğul bir nehir gibi “

Yaşamın anlamı Hakk’ tır, hakkaniyettir! Hakk’ a yönelirken aslolan insani sıfatları koruyabilmektir, kendi nizam terazimizde. Öyle bir terazi ki bu, öncelikle; kendi vicdanımızda kendi nizamımızı zorunlu kılan…

Gönül,doğrusu ve eğrisiyle var olan İNSAN/ İNSAN lık adına, terazinin olumluluk arz eden darasının yükselişini arzular olsa da, maharet; o terazinin darasını olabildiğince eşitleyebilmekte!
Bunu başarabilen kişidir, yüreğini Hakk’ la birlikte HALK’ a adayan, karşılıksız… AŞK budur gerçek anlamda , adanış bu… Ve bunu ister YARATAN; aynı sıfatla yaratıp aynı amaca yönelmesini istediği kullarının; KUL’ a değil, kendisine kulluk etmesini! Bunun da, -ERDEM ve NİZAM Terazisini elden bırakmaksızın – özde mümkün olabileceğini;

Kula kulluk eden insanın, öncelikle kendisini aşağılamış olacağını, YARATAN’ ı ve Yaratılan’ ı eksik ve yanlış algılamış sayılacağını vurgular türlü biçimlerde, tabii, anlayan için…

Her dem insan bilgiyle donanmalı! Bu onun için zaruri bir gereksinmedir; varlığını sürdürebilmesi için. Ancak, müreffeh bir yaşam için bilgi ne kadar geliştirici, yükseltici, kalıcı ise, madden; SEVGİ de o derece önemli bir unsurdur, maneviyatı besleyen... Sevginin olmadığı yerdeki maddi gelişmişlik, (nicel kazanımlar) sevgiyle elde edilen nitel kazanımların yerini alamaz, insanlığı yükseltemez, kısır ve yaban kılar. SEVGİ öyle ulu bir çınar; su verdiğin, emek verdiğin sürece sonsuzdur, yükseltici, çoğaltıcıdır… Her iki cihanda kalıcı kılar İNSANI!

Kısacası; tek başına bilgi insanlığı beslemez, -barış ve esenlikle- yarınlara taşımaz! İnsani değerleri sıfırlar, sevgiden yoksunluk...

Bütün bu güzelliklerle kötülükleri; gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, tadan dili, hisseden yüreği ve idrakle dolu dimağıyla; farklı ve özellikli yaratılan İnsanın kendisi başarmaktadır!

Demek ki insan; isterse gece olur ışığı gölgeleyen; ister ay, yıldız, geceyi örseleyen… İster gün, güneş; şafağa duran… Ve bahardır İNSAN; çağıl çağıl akan; isterse…

Refika DOĞAN- Haziran 2011