Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Tahir KUTSİ MAKAL Röportaj(2)(31.03.2009)(Saküder.org.tr)
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Rahmetli Üstad Tahir KUTSİ MAKAL ile sağlığında yapmış olduğum röportajın devamını saygılarla sunuyorum.



Mustafa CEYLAN

*****************



Soru 8 : Üstadım, bir yazınızda “Amerikalının, Osmanlının yönetim biçimini kopya ettiğini biliyorum. Ancak, “kaside”yi alarak edebiyatında kullandığını bilmiyordum, görünce şaşırdım” demektesiniz. Şiirimiz hakkında ne dersiniz ?



Cevap 8 : Bahsettiğiniz yazıyı 1992 Aralık ayında “Maya Dergisi”nde “Clinton’a Seslenen Şair” başlığıyla yayınlamıştım.

“Amerika’ nın; Osmanlı’ nın eyalet sistemiyle devlet yönetiminden medresedeki eğitim sistemine kadar bir çok yanını aldığını biliyordum... Hattâ, başkanlık sistemi de Osmanlı yönetimine uygundur, denilebilir. Bilmediğim “kaside”nin orada yaşamakta olduğudur... Amerika Birleşik Devletleri’ nin yeni başkanı Clinton, göreve başlarken bir şair hanım, “kaside” sundu kendisine.. Osmanlı; böylesine “culüsiyet” derdi... Padişah görev alırken, göreve başlarken “culüs”u anlatan, gelen padişahın sahip olduğu değerleri öven şiir !..

Amerikalı ünlü kadın şair Maya Angelcu Clinton’ a, bütün dünyanın gözü önünde şiirle seslendi.. Bir tarz “culüsiye” idi bu... Ve zenci kadın şair Maya’ nın şiiri, bütün dünyaya sevgi mesajı veren içerikteydi...

Amerikalıların, modern sanatlar yanında, şiire de önem ve değer verdiğinin işareti idi bu !.. Kilisede tören yapılmış, Clinton ile eşi, kongre binasından Beyaz Saray'’a yürümüş, daha önce de müzik ve sinema sanatçılarının katıldığı dehşetli güzel gösteriler yapılmış... Ve sonra şiir !..

“Amerikan edebiyatı, önceleri “Batı’nın uydusu” gibi başlamış amma, sonradan kişiliğini bulmuş... Dünya çapında başarı ve hattâ Nobel ödülü kazanan şairler, yazarlar yetiştirmiş..”

Şiirimize gelince,

Bütün güzel sanatların anası şiirdir. Güzellikler karşısında insan, şiirin canlılığını yaşar gönlünde !.. Özellikle doğu ülkelerinin insanları, şiir ve musiki ile yetişirler... Sıcak kanlı oluşları, şiire yatkınlıklarını daha da geliştirir. Çin şiiri, Japon şiiri geniş zamana yayılan, derinliği olan şiirdir. Hint şiiri, Arap şiiri de öyle !.. Arap şairlerinin ünlü en güzel eserleri yüzyıllar boyunca “Yedi Askı” olarak Mekke’ de, Kâbe’ de yıl boyunca asılı dururdu. . Döne döne okurdu Araplar onları... Kimilerini de ezberlerlerdi.. Bunlardan bir çoğu putlara dair şiirler olduğu için, İslâmiyet yasakladı... Fakat zaman içinde Hazreti Muhammed’ i öven şiirler de yazıldı.

Türk milleti de şiir sever. Hattâ, Türk milleti, çobanından padişahına kadar şair millettir, demişizdir... Bugün bağımsızlıklarına kavuşan Orta Asya ve Kafkaslardaki Türk toplumları, yıllarca milli benliklerini şiirle, destanlarla koruyabilmişlerdir.. Kırgızların “Manas Destanı”, Azerbaycanlıların “Dede Korkut Hafızları” vardır. Ve bugün, Türk Cumhuriyetlerinin caddelerini, çiçeklerle dolu parklarını şairlerin, ediplerin anıtları süslemektedir.. Bu ülkelerden yüzlerce devlet adamı, general, zengin kişi gelip geçmiştir ama, ayakta duran Fuzuli, Köroğlu, Nesimi, Genceli Nizami, Nevai, Ahmet Yesevi, Mahdumkulu gibi şairler olmuştur. Bu öteki değerli şairlerimiz, sanatçılarımız, Türklüğün ortak değerleridir.

Selçuklu Devleti döneminde de şiir ve şairler vardı. Hem halk ozanları, hem divan şairleri... Türk topluluklarında saygın yeri olan “ozan” Selçuklu döneminde “kemalini” bulmuş, bir Yunus Emre yetiştirmişti... Mevlâna da aydın kesime şiirleriyle sesleniyordu. Bu ikisi, şiirde muhatabı etkileme gücü buluyordu.. Ve bugün, yedi yüzyıl sonra anılmaktaysalar, şiir yüzündendir...

Osmanlı İmparatorluğu devrinde de halkta ve sarayda şiir üst düzeyde tutulmuştur.. Sarayın ve konakların desteğinde, ölmez eserler veren şairler yetişmiştir... Nedim, Baki, Nef’i, Necati, Enderunlu Vasıf... İlk akla gelenler... Bir de Şeyh Galip.. Osmanlı döneminde, şairler methiye olarak “kaside” yazarlardı. Bir saygın kişinin, özellikle padişahın ölümünde yazılana ise “Mersiye” denilirdi. Nedim’ in “İstanbul Kasidesi” ve Baki’ nin Kanuni’ nin ölümü üzerine söylediği “Mersiye” pek ünlüdür. Hele hele Fuzuli’ nin “Su kasidesi” oldukça meşhurdur.”



Soru 9 : Üstadım, günümüzde yaşayan şairlerimizden özellikle dikkatinizi çekenler var mıdır ?



Cevap 9 : Vardır elbette... dedik ya, Türk milleti şair millettir diye... Türk şairleri öylesine güzel eserler veriyorlar ki, hangisini söyleyeyim bilemiyorum. Şu anda aklıma gelen bir ikisini örnek olarak vereyim de, senin bu zor sorundan kurtulayım. Çünkü, bizim şairlerimizin hepsi, ama hepsi kıymetlidir. Hepsi mükemmeldir. Hepsi çok güzel ürünler vermektedirler.

Dikkatimi çekenlerden sadece bir ikisini bildireyim. Meselâ rahmetli olan destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’ nun yeri bir türlü doldurulamıyor. Ben ona çağımızın Dede Korkut’ u diyordum. Maya Dergisi’ nde Eylül 1983 tarihinde “1900’ lü yıllardaki Dede Korkut’ un adı Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’ dur” demiştik.

Gene Maya Dergisi’ nin Nisan 1993 tarihinde “Has şiirin ağası” başlıklı bir yazı ile yaşayan şairlerimizden, senin de hakkında gayet güzel bir tahlil kitabı yayınladığın Halil Soyuer’ i anlatmaya çalıştık. Bursa’ mızın tarihi İznik şehrinde düzenlenen bir şölende onu yakından tanıma ve dinleme imkânını buldum.

Ayrıca “Has şiirin ustası” başlıklı bir yazımızla Temmuz 1984 tarihinde gene aynı dergide Mustafa Necati Karaer’ den bahsetmiştim.

Bütün bunlarla beraber, ben, şairlerimizin tamamını seviyor, dinliyor ve okuyorum. Onları bir kahraman olarak, sevgi kahramanları olarak ele alıyorum.

Bak, sana “Benim Gizli Yazılarım” kitabımda ismi geçen şairlerin bir listesini vereyim. Dikkat et bunların içinde senin ismin Mustafa Ceylan da yok. Deli fişek, sen de epey zamandır şiir meclislerinden uzaksın. Demek ki toplantılara katılmıyorsun. Yoksa gizli şiirlerle mi uğraşıyorsun?

Her neyse liste şöyle :

M. Rauf Alanyalı - Halil Soyuer - M. Necati Karaer - Mehmet Öklü - Yaşar Faruk İnal - Cemal Safi -Ahmet Özdemir - Muharrem Kubat - Ahmet Tufan Şentürk - Eşref Eroğlu - Aziz Bolel - Melek Yenişehirli - Fikret Akın – Mecit Uyanık – Tayyar Tahiroğlu – Ali Bilgiç – Altay Recepoğlu – Halid Fedai – Göktürk Mehmet Uytun – Tudorko Arnaut – Nail Tan – Mehmet Önder- İlyas Tapdık – Nikolay Baboğlu – Şadiye Türker – Mustafa Yılmaz – Ayşe Morgül – Feyzi Halıcı – Ayhan İnal – Prof. Dr. İsmail Parlatır – M. Zeki Akdağ – Akdağlı Kara Ozan – Aysen Akdemir – Güngör D. Arıbal – Cevdet Aslangül – Veli Avcı – A. Rahim Balcıoğlu – İsmail Bengi – Murat Çobanoğlu – Anjela Çokina – Meral Dalaman – Muhsin Durucan – Mehmet Erdoğmuş – Kerim Aydın Erdem – Coşkun Ertepınar – Emine Ertem – Aşık Fezai – İlhan Geçer – Bahar Gökfiliz – M. Asım Görbil – Hüseyin Güney – Erol Güngör – Ömer Kalafat – Ferzan Meriç – Fatma Onur – A. Turan Oflazoğlu – Lâtif Özgen – Nihat Özyüksel – Gültekin Samanoğlu – Metin Nuri Samancı – İsmail Ali Sarar – Cafer Tayyar – Ali Teşdoğ – Şükrü Erdoğan Ulu – Mehmet Yardımcı – Asım Yekeler – Ünal Yürekli – Aşık Yener – Gönül Halıcı – Ayten Günaydın – Yahya Akengin – İrfan Ünver Nasrattınoğlu – Karslı Aşık Fikret Ünal – Niyazi Özen – Adnan Mungan – Ali Rıza Köprülüler – Rumi Özcan – Fahrettin Çimenli – Nedret Aktaş – Yalçın Aral – Lütfi Fidan – İlhan Seçkin – Necmettin Uncuoğlu – Turan Peker – Ali Naili Erdem – İskender Cenap Ege – Ümit Yaşar Oğuzcan – Ömer Kayaoğlu – Ünal Yaltırık – Mert Ata Yaltırık – Türkan İldeniz – Zühal Seçkin – Osman Atilla – Arif Ay – Ve diğerleri... Yüzlerce kıymetli isim.. Tabii ki hepsi şair değil. Yazar, araştırmacı, bestekâr olan daha niceleri...

Bu isimleri belirli bir sıraya göre sıralamış değilim. Rast gele sıraladım. Bunlar ve bunların dışında şu anda isimlerini sayamadığım nice şairlerimizi ve yazarlarımızı canımdan çok seviyorum. Hapsine değer veriyor ve hepsini de yürekten kucaklıyorum.

Çünkü “Şiir düşünmeyen, şiiri yaşamayan insan, dünya güzelliklerine boş gözle bakar... Şiiri yaşamak aşkı yaşamaktır. Aşkı yaşamayan da şiiri yaşayamaz. Aşk olmadan şiir yaşanmaz ve yazılmaz..."

”Çünkü, “şiiri yaşamaya, düşünmeye başlayınca insan, bambaşka bir hayata girer... Orada her şey yeşilliktir, pembedir. Pembe gözlükler takar kişiye şiir. Kaf dağına ulaştıracak kanatlar takar.. Başka dünyalara gidilir... İç dünyalara... İç dünya apaydınlıktır, güzellikler mahşeridir... Güzellik ise duyarlı yüreğin arayıp da bulamadığı şeydir.”

Çünkü, “bir ırmaktır gerçek sanatçı, bir hazinedir... Zaman içinde ölüp gitmez böyleleri, bıkkınlık vermez... Güzeli aramıştır böylesi sanatçı; bulmuştur ve insanlara doyumsuz hazlar yaşatır.”

Çünkü, “şairler Tanrı’ ya en yakın olan kimselerdir.”

O nedenle, son olarak demek isterim ki, şiir seven, şiir yazan, şiir söyleyen herkesi candan selâmlıyorum ve kucaklıyorum...



Soru 10 : Üstadım, taşlama konusunda ne diyorsunuz ? Size kimi şairlerin taşlama yazdıklarını duymuştum ?



Cevap 10 : “Karagöz oyunu “başlayalım mı, başlayalım mı / Karagöz’ ün evini taşlayalım mı?” diye başlar. Karagöz oyunlarında sosyal taşlamalar geniş çapta yer alır. Toplumsal ve kişisel yergiler, hicivler... Divan edebiyatımızda bu tarzın adına “hiciv” diyorlar. Halk edebiyatımızın ozanları “taşlama” söylerler.

Günümüzde de “yergi” diyoruz. Kendi kendine yergi yazanlar da vardır. Bunların başında Ümit Yaşar Oğuzcan gelir... İşte:



“Ulan Ümit Oğuzcan

Ulan hergele

Ulan ekşimiş ayran

Ulan düdüklü tencere !..”



Bir ara, aşk şiirlerinin ünlü şairi Ümit Yaşar’ la ters düşmüştük. Beni mahkemeye vermişti. Evine telefon açtım; kendisine kendi şiiriyle hitap ettim... Sonradan barıştık.. “Yahu dedi, o yergi, ilk defa, senin ağzından bir küfür gibi geldi !.. Küfür gibi gelse de yergi okumak, taşlamaya muhatap olmak hoştur..”

Ben, “halk ozanlarından çok övgüler, sövgüler aldım. Hakkımda methiyeler, yani güzellemeler yazıldı, taşlamalar söylendi.

En dokunaklı taşlamayı da Ömer Kayaoğlu yazdı. Ömer Kayaoğlu, değerli bir şairimizdir. Asker kökenli olan Ömer Kayaoğlu, sonradan bakırcılık işine atılmıştır. Yarbaylığa yükseldiği askerlik hayatı başarılarla doludur. Sanat hayatı da öyle.. Şiirleri bazı yabancı dillere çevrilmiştir. Özellikle Makedonya’ da, kitabı yayınlandı. Şiirleri okul kitaplarında yer aldı.. Çok severim Ömer Kayaoğlu’ nu.. Allah uzun ömürler versin, o da beni sever..

“Benim Gizli Yazılarım” kitabı hazırlanırken “seksenlik delikanlı Ömer Kayaoğlu ile telefonlaştık. Hal-hatırdan sonra usta ozan söze girdi:

-Yahu Tahir Kutsi, sana bir dörtlüğüm var, on yıldır meydana çıkarmıyorum, çıkaramıyorum.

-Niye ki ?

-Kırılmayasın diye..

-Kırılmam dedim. Oku hele dedim. Okudu ;



“İyi kötü dostuz şurda

Üzmeyelim bu çocuğu

Ha Denizli’ nin denizi

Ha Tahir’ in doktorluğu..”



Üstad, 1989’ da İnönü Üniversitesi Senatosu’ nun bize “Fahri Doktorluk” ünvanı vermesinden sonra yazmış bu yergiyi.. Kırılmadım, niçin üzüleyim ? Öyle ya, ha Denizli’ nin denizi, ha Tahir’ in doktorluğu.. İkisi de yok” diye düşünüyorum.

“1989 Mayısında Ömer Kayaoğlu’ nun bana bir yergi daha yazdığını duydum. Eskişehir’ deyiz.. Yunus Emre anma törenlerinde.. Yerel seçimlerden hemen sonra !..

Desteklediğim adaylar seçim kaybetmiş. Hastalıktan yeni kalkmışım.. Bastonla dolaşıyorum. Başı kesik tavuk gibi dolanıp duruyorum.. Ömer Kayaoğlu durumu, halimi, istikbalimi görmüş.. Dörtlemeler yazmış. Görelim ne demiş ? :



“Tarla’ sında kaç türlü tohum sınadı

Yâri övdü, ağyârini kınadı

Bir yol ayırımına vardı ki heyhat

Tahir Kutsi yanlış ata oynadı.

Beldeleri yitirdiler davayı

Bundan geri ne ağa var, ne dayı !

Hendek mi açarsın, bent mi dikersin ?

Aman Tahir sıkı koru “Tarla”yı...

Güvendiği dağlar örtüldü karla

Değirmen döner mi cılız pınarla ?

Bir afat vurdu ki düşman başına

Ne işlesin Tahir, neylesin tarla ?

Gücenme ki dostça yereyim seni,

Bir çetin savaşa süreyim seni,

Doruklara yokuşlardan çıkılır

Haydi Tahir Kutsi, göreyim seni !.”



Ömer Kayaoğlu’ nun eline, gönlüne sağlık.

Eline gönlüne sağlık diyeceğim bir başka dosttan mektup aldım. Gönderen belirsiz.. İçinden “Tahirname” çıktı. Hele okuyalım :



“TAHİRNAME



Hoşça bak saçına kim zübde-i âlemsin sen

Bir karış boyunla minare gibi fidansın sen.



Aldırma el-âlemin çürük lâflarına

İsm-i pâkin gibi tahirsin sen.



Kaybolup kalmışsın Ortadoğu’ da amma

Erbab-ı kalem arasında üstadsın sen.



Yek-çeşm-i çıkarırlar yıllarca namzet deyü

Aslında Nobel’ e gerçek adaysın sen.



Miniksin, minyonsun, cimbakukasın, lâkin

Tarihin görmediği pehlivansın sen.



Denizli’ den çıksa da horozların şahı

Eminim şahenşahların şahısın sen.



Kutsiya maharetin tasdik olunmuştur cihanda

Makalâtın ile doktor-u azamsın sen.



“Fakir İşi”dir sunduğumuz hedaya

Binlerce armağana müstahaksın sen.



“İç Göç” diye yollarda düzülenler, dizilenler

Gördüler ki : Üstad-ı röportajsın sen.



Al kırbacı eline “Deli Tay’ ım benim

“Kamyon” u Bakü’ de bastıransın sen.



Bu nev-gazeli seninçün etdim ibdia

Gazetede bastıracak kadar erkeksin sen.



Firgani kimseye yazmamıştır hayatında medh ü sena

Billâhi hezar sitayişe elyaksın sen.”



Bunu yazan ve “Firgani” mahlasını kullanan kişi, beni ve kitaplarımı, edebiyat çalışmalarımı iyi bilen biri..”



Soru 11 : Ömer Hayyam ve şiirleri hakkında görüşlerinizi alabilir miyim ?



Cevap 11 : “... Sevdiğiniz bir ressamın tablosunu duvara asarsınız, ömür boyu bıkmadan seyredersiniz.. Her seferinde de tablo da yeni güzellikler bulmacasına !.. Sevdiğiniz bir müzik parçası da öyledir... Bin defa dinleseniz aynı lezzeti alırsınız... Gittiğiniz sanat toplantılarında o müzik parçasının çalınmasını, söylenmesini isterseniz. “Bir daha, bir daha !..” dersiniz.

Yazın tatile giderken öyle yaparım; sevdiğim şairlerin, yazarların kitaplarını alırım... Sevdiğim ses sanatçılarının kasetlerini taşırım... Kumburgaz’ daki kitaplığımda da epeyce kitap birikti. Bu yıl, götürmeye gerek yok.. Derken, evdeki kütüphanede Ömer Hayyam gözüme ilişti... “Eyvah, dedim, geçen yıl niye götürmemişim ki ?...”

Ömer Hayyam bitmez, tükenmez bir filozof şairdir... Yunus Emre’ nin “Her gün yeni doğarız, bizden kim usanası” dediği gibi. Ömer Hayyam her dem yenidir.

Kitabı devirirsiniz üç gün sonra veya bir yıl sonra yeniden okusanız aynı zevki alırsınız... Bu yüzdendir ki, 12. Yüzyılda yaşayan Fars şairi Ömer Hayyam, dünyanın en büyük on şairi arasında yer almıştır. İç içe yaşadığımız, kelime alışverişi yaptığımız bir dilin şairi olmak bakımından bize yakındır Ömer Hayyam...

Şiiri ve felsefesiyle de bütün insanlığa yakın !.. Adını caddelere, lokantalara koymuşuzdur. Bizden biri sayarız...

Ömer Hayyam için “aşk ve şarap şairi” denir. Doğrudur... Onun aşkı, büyük inançla bağlı olduğu Allah’ ın güzel kullarıdır... Şarabı ise iki anlamda kullanılır. Bir, bildiğimiz şarap, ikincisi de maddi değil, manevi anlamındakidir. İnsanı kendinden geçiren, soyut olarak hoş eden iksir !..”

“Kimisi tasavvuf diliyle Allah’ a hitap edişi dolayısıyle Ömer Hayyam’a “zındık” der çıkar... O ise, Yüce Mevlâ’ ya inananların başındadır... Tanrı’ ya yönelişte yorumu başkadır, o kadar !...”

“Ömer Hayyam’ da isyânları, serzenişleri, toplumsal eleştirileri bulursunuz...”

“Ömer Hayyam, yaşama sevinci verir insana !..

Ömer Hayyam’ dan bir iki dörtlük ezberleyin, tavsiye ederim. Sabahları duadan sonra okursunuz, gününüz şenlenir... Bana derler : Her zaman ve şart altında yüzün gülüyor niçin?”.. Cevap vereyim : Aşkı sürekli yaşıyorum da ondan... Aşk taşıyan, aşkı yaşayan yarı deli gezer, yiğidin hası da yarı delilerden çıkar... Acılı durum da olsa, canım sağ diyerek şükreden insan yaşama sevinci duyuyor demektir...

Karun kadar zenginliğin olmuş ne fayda; ağız tadıyla dostlarla, yakınlarınla yiyemedikten sonra !.. Benim bir gönül adamı olarak tarhana çorbasından baklava lezzeti alışım ondandır... Ko gitsin, derim. Bundan kötüsü ne olur ? derim. Ömer Hayyam’ da benim kafadadır.

Mevlâna’ nın “Bana ne elin bal şerbetinden / İşte önümde ayran tasım...” dediği gibi Ömer Hayyam da varlık ile yoksulluğu bir tutar... Önce can sağlığı der...

Ve şöyle söyler :



“Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok

Kızıl dudaklar, misk kokulu şaraplar yok.

Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok,

Ben düşündükçe var dünya, ben yok, o da yok”



Ömer Hayyam, ülkedaşı Şirazlı Şeyh Sadi gibi düşünür.. Sadi; “Sevgilim, biliyor musun Cennet, sevişmesini bilenlerindir” diyor...

Vaad edilen “kırk huri”nin düşüyle yaşar... Fakat önce, dünyadaki güzellerin peşinde koşar, Dünyadaki güzeline şöyle seslenir :





“Sevgili, seninle bir pergel gibiyiz

İki başımız var, bir tek bedenimiz.

Ne kadar dönersem döneyim çevrende

Er geç başbaşa verecek değil miyiz ?”



Ve bir başka rübaisinde sevgiliye yine seslenir :



“Benim halimden haber sorarsan

Bir çift sözüm var sana yürekten

Sevginle gireceğim toprağa

Sevginle çıkacağım topraktan...”



Fuzuli şöyle der : “Dest busi arzususyla ölürsem dostlar / Kuze eylen toprağım, sunun anınla yâre su...” Yani, sevgilinin öpücüğü arzusu ile ölürsem, toprağımdan testi yapın, sevgilime su verin.. Demek istiyor... Öyle ki dilber, testiden su içerken Fuzuli ile öpüşmüş olsun !...

Ömer Hayyam da toprak motifini çok kullanıyor. Doğada oluşan her güzelliğin, her çiçeğin, daha önce yaşayıp ta toprak olmuş her dilberden eser taşıdığına inanıyor... Vaktiyle “güzellikler şahı” olarak hüküm süren güzellerin, hoş kokulu bir çiçek olarak dünyaya yeniden gelişini düşlüyor... Buna inanıyor, şöyle diyor :



“Ovada her kızıl lâlenin teni

Bir padişahın kanıyla beslendi

Yerden biten şu mor menekşe yok mu ?

Bir güzelin yanağındaki ben! Di...”



İşte böyle, Ömer Hayyam muhabbeti bitmek bilmiyor... Erenler böyledir, rahmet isterler... Ömer Hayyam’ ın ruhunu sevindirdik; bizler de bir dilekte bulunalım : Allah bizleri Cennetinde Ömer Hayyam’ ın bulunduğu yerde buluştursun; hurilerin, gılmanların oynaştığı Kevser ırmağının kıyılarında...

Amin !... Desene be sayın Ceylan !

-Peki üstadım, diyelim : Amin !...



Soru 12 : Sayın üstadım, “Sana bir âşık olayım da gör” diye başlayan nefis bir şiiriniz var. Onu kime yazdınız ? İlham periniz kimdi ?



Cevap 12 : Şiirimiz şöyle;



“Sana bir âşık olayım da gör

Bir gönül düşüreyim

Renkten renge gireyim

Köprüleri ateşe vereyim

Sana bir âşık olayım da gör !..

Ben âşık olunca fena olurum

Bir başka hal alırım

Deli-divane olurum

Kimse tutamaz beni

Sevdiğim unutamaz beni..

Seversem fena severim

Sana bir âşık olayım da gör !..

Ben âşık olunca böyle olurum işte

Dalgın, düşünceli, hüzünlü...

Telefon direkleri yıkılır uğultumdan !

Ve sonra neşe kaynağı, çekintisiz...

Silerim yılları gepegenç olurum

Sana bir âşık olayım da gör !..”



Tarabya’ da okuyunca şiiri, arka sıralardan koşarak bana sarıldı bir Kıbrıs’lı bayan şair... “Ben sana tutuldum. Dedi. Kimseye söz verme... Bana âşık ol...” dedi... Üsküp’ te bir genç kız, “Şiiriniz çok güzel...” diye Türkçe söyledi... “Türkçe söyleyerek sana ulaşmak için bir cümle Türkçe öğrendim...” dedi.

Sağ olsunlar... Ben de onlara âşık olayım, bütün güzelliklere ve güzellere !.. Adana’ da bir kadın da kendine yazılmış sanıyor olduğunu söyledi... Çerçeveletmiş, duvarına asacakmış... Sağ olsun amma, bir ben bilirim şiire ilham veren güzeli... Kimde el yazımla var ise, bu şiir onundur...

Esasen şiir, güzel şiir herkesindir.. Bir resim, tamamlandıktan sonra ressamın olmaktan çıkar. Eve girer, müzeye girer.. Müzik de öyle, evrenseldir.. Kişi, kendini buluyorsa sanat eserinde, güzellik duygusuyla dinleniyorsa o sanat eseri başarılıdır ve artık toplumun ortaklaşa faydasındadır.. Ama esere ilham verenin daha fazla gönenmeye olan hakkı saklıdır!.. Anlatabildim mi ?”



Soru 13 : Anladım sayın üstadım. Ancak, size bir soru daha sormak istiyorum. Şair, sürekli şiiri yaşar mı ? Yoksa, şairin de ters zamanları, şiiri düşünemediği zamanları var mıdır ?



Cevap 13 : “Şiiri düşünmemek” başlıklı bir yazımda demiştim ki : “Altı aydır şiir düşünemiyorum. Yorgun, sıkıcı ve stresli bir çalışma içindeyim. Geçenlerde Atatürk Kültür Merkezi’ nde “Şiir Okuma Günü” vardı. Bir saat okunanları dinledim. Gene bir sıkıntılı günümdü galiba, şiiri yaşamışlığın coşkunluğu içinde çıkamadım. Sonra üst salonda konser vardı... Oradan “Çiçek Pasajı”na gittik dostlarla... Yedik, içtik, konuştuk, gülüştük !.. Bir arkadaşın evlenme yıldönümü imiş. Orada söylediler.. “Hediye olarak” benim, bir şiir okumamı istediler. “Olur” dedim, ayağa kalktım amma, sonunu getiremedim şiirin... Baştan aldım, sonunu öylesi bulduk.

Demek ki şiiri düşünmek, “havasında olmak” la oluyor... Yaşamakla oluyor şiiri...

Karşıdan bakanlar şairi, sürekli olarak şiiri yaşıyor, sanırlar... Şairin de ters günleri, zamanları olur... Şiiri yaşamadığı zamanlar... O sıra ne şiir okumayı düşünür şair, ne duygulanıp şiir yazabilir...

Kimileri de sanatçıya şaşarlar; “Bir şarkı söyle, bir türkü oku” diye rica edilir ses sanatçısına... Öyle ya, “lütfen”le başlayan bu dileğe hemen uyması gerekir sanatçının... Ses var, türkü, şarkı da biliyor, söylemeli !.. Fakat nazlanır sanatçı, yahut “Nuh der Peygamber demez”lenir... Söylemez... Dostları da üzülür bu duruma, darılanlar olur... Oysa ki sanatçı, bir eseri terennüm etmemekte haklıdır... Çünkü “havasında” değildir... Bazı sanatçıları gazinoda görürsünüz... Madeni, soğuk bir ses çıkarır, gülümsemez, sırıtır... Fotoğraf gibi güler insanlara... Hemen anlayın ki o sanatçı sıkıntıdadır, havasında değildir... Söyler amma duymadan, yaşamadan söyler. Oysa ki sanatçı yaşayarak icra etmelidir sanatını... Bunun için de amatör ruhu harekete geçmelidir sanatçının. Ne kadar profesyonel olursa olsun sanatçı, rol yapamaz... Rol yaptığı sırıtır.

Şairin şiiri yaşaması da öyledir !...”



Soru 14 : Sayın üstadım, bu “gizli röportaj” fırsatını bize “Benim Gizli Yazılarım” kitabınızla verdiğiniz için teşekkür ediyorum.



Cevap 14 : Ben teşekkür eder, okuyucularına saygılarımı, sevgilerimi ve öpücüklerimi sunarım...