Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: UFUKLAR ve ÖTESİ(16.06.2009)(Saküder.org.tr)
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
UFUKLAR ve ÖTESİ

(Hocam Necip Fazıl Kısakürek Şiirinden Esintiler)


-KONFERANS-

MUSTAFA CEYLAN

Burdur Gençlik Oluşumu İftiharla Sunar

20.Haziran.2009

Burdur-Bucak



UFUKLAR ve ÖTESİ

****************************************

ÇİLE

”Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makâni bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu ögrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
Içiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...”



Necip Fazıl KISAKÜREK

**

Taklidi mümkün olmayan, hem asırların sinesinden süzülüp gelen, bizim edebiyat geleneğimizin önemli bir kilometre taşı, hem de dünya edebiyat geleneğinin en parlak mütefekkir şairlerinden, kendine özgü üslubu ile yüreklerimizi ve bizden sonra gelecek daha nice nesillerin yüreklerini sarıp sarmalayacak hocam, üstadım, büyüğüm, ışığım, gözümün nuru, evrensel mesajın sonsuzluğa akan çağlayanı, çağını aşan çağdaş, aydınlık şafakların türküsü, yanık bağırların ilâcı, canda canım, Şairler Sultanı Necip Fazıl Kısakürek…



Üstadım…



"Seni anlatabilmek seni… " Zamana, mekâna; zamanlar üstü zamanlarda ateş savuran gönüllerin baharı, serinliği, umudu, yeşilliği, aşkı, heyecanı seni… Seni anlatabilmek seni… Arzın kahverengi tozlaşmış dudağındaki titremelerde garipleşen arayışlarına… Turna kanadında, martı çığlığı, bebek gülümsemesi safiyet ve masumiyetince doya doya, duya duya anlatabilmek seni…



Oluk oluk içtiğim şiirlerinin mısralarındaki özün özü; en az on türde yüz ciltlik büyük bir kitaplık hüviyetindeki eserlerinden tattığım bal özünü tadıp da, 150 yıl sonra da olsa “çöle inen nur”da yıkadığın kum tanesi yüreklerimize , yavan ve kuru gönüllerimize hayatiyet veren, sanat ve fikir dehanı hissedip de, anlatmak, anlatabilmek seni…



Sana varabilmek, senin dünyamı baştanbaşa donatan felsefene ve çağ dolusu, çağlar dolusu fikrî, siyasî, edebî sanat yüklü söylemlerinde kanat kanat uçabilmek mutluluklar üstü mutluluktur efendim. Fikir coğrafyamın hamurunu yoğuran el, seni tutabilmek, bir bebeğin anasının bağrındaki huzuru duyabilmek; acı-deli-divâne fırtınalı denizlerden kurtulup limana sığınmak, sığınabilmek sana, aşk ve iman mıknatısı hocam seni anlatabilmek seni…

Yok… Yok işte, eşin, benzerin.. Geleceğini de sanmıyorum…



Sen şimdi sevgililer sevgilisiyle berabersin, biz de seninleyiz hocam…



“Gençliğe Hitaben”, “Vasiyetin” ve yüzbin kitaplık hacmindeki eserlerin, eserleri nakış nakış dolduran nefesin bizimle…



Büyük Doğu ülküsü, ideali, felsefesi, şaşmaz ölçüler manzumesi… Bıraktığın noktada ve elbette ki yüreklerimizde, gönüllerimizde, bayrak bayrak ruh kökümüzde… Büsbütün bir milletin davasını kendine dava edinip, il il, ilçe ilçe, köy köy dolaşıp konferanslarla ışık saçan seni anlatabilmek için, öncelikle seni anlamak, anlayabilmek gerekir ki, seni anlayabildiğim anda hamlıktan kurtulmaktayım… Kızgın saç üstünde pişirip ben ve benim gibi daha nicesini hamlıktan kurtaran seni anlamak; anlayabilmek, “şiiri ve hayatı” anlamaktır üstadım.

Bugün, tam bugün, 20 Haziran 2009 yani, 26 yıl, 26 gündür sana olan hasretimizi, bantlardan, teyplerden sesini duyarak gidermeye çalışmaktayız. Seni arıyor, seni soruyoruz zamana, takvime, iklime…



Çıkmazlara düştüğümde, uçurum diplerine yuvarlandığımda sana ve pırlantalar pırlantası mısralarına, kaleminin izine sarılıp kurtuluyorum. Dar zamanı genişleten sen, sonsuzluk türküm sen, hiç batmayan ve batmayacak olan güneşim sen, sadece şiirde, sanatta değil; inanç ve imanda; yaşama biçimimde, hayata ve olaylara bakışımda, siyasetten ticarete, ziraatten tekniğe, felsefeden aritmetiğe varıncaya kadar, kısaca her alanda örneğim, ışığım, aydınlığım, mürşidimsin…



Sabretmesini senden öğrendim. Koca bir ömür bir dava ve iman fırtınası olarak esmenin bedeli olarak hapishaneler, zulümler, eziyetlere karşı sabrın altın akan çeşmesinin başında beklemeyi senden belledim ben. Sevgiyi, saygıyı ve istiridye içindeki inci tanesi gibi kabuk yerine özü sevmeyi ve aramayı sen ezberlettin bana.



Mücadele ve yol arkadaşlığını sana bakıp öğrendim. Yılmamayı, korkusuz olmayı, Hak bildiği yolda, idam sehpasına bile mutlak hakikate koşarcasına, tebessüm ederek gitmeyi; gerektiğinde “Ne hakla? Neden?” diye sorgulayıp haksızlık karşısında çelikten gürz olmayı; su olup akmayı, buz olup donmayı, buhar olup bulutlayın semalarda salınmayı senden bildim, tanıdım ve belledim…



Kalemimin dili sensiz sadece kof ve posa. Sen varsan renk var, sen varsan kalemimde cümbüş ve donanma.. Sen varsan kalemimde hız, sonsuzluk ve güven… Sen yoksan, korku, tereddüd ve sıtma titremeleri… Nesirle nazımın barışını senden aldım. “Poetika”nı baş ucuma koydum da “şiir” sahasında sancılarım bitti ve yepyeni bir edebi akımı muştulamaya başladık. Aruz da, hece de; kısaca vezinlerimiz el ele vererek yeniden yeniye koşmakta şimdi bizde. Kaynağımız sensin üstadım. Hızımız senden… Kalıp, ölçü, vezin şiirin kanat açıp yükseldiği birer “araç” şimdi bizde. Asıl amaç, şiirin işaret ettiğin “sonsuzluk iklimi”ni yakalaması, “mutlak hakikate” koşmasıdır.



Canda can üstadım…



Seni anlayabilmek için “ufuklar” ve “ötesi”nin sırrını çözmeliydim.



Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Lügât’ına baktım. Ufuk ve ötesi aynen şu şekilde tarif ediliyordu :



Ufuk: Düz arazide veya açık denizde gökle yerin birleşir gibi göründüğü yer, çevren, göz erimi; anlayış, kavrayış, görüş, düşünce gücü, ihata(1)TDK-Türkçe Sözlük,Syf:1510



Öte:Konuşanın temel olarak aldığı bir şeyden daha uzak olan yer veya şey, mavera; bir şeyin arkadan gelen bölümü,öbür yan,konuşana göre uzakta kalan,daha fazla, çok, bulunulan yere göre karşı yanda olan(2)TDK,a.g.e,Syf:1144



Üstadım, sınırsız, her seferinde kendini yenileyen sonsuz enerjinle yenilediğin kaleminle edebiyatın her türünde; Şiir, hatıra, makale, inceleme, roman, hikâye, tiyatro vb alanlarda verdiğin eserler, aradan bunca yıl geçmesine rağmen, olaylar, mekânlar ve zamanlar değişmesine rağmen, tazeliğini, güncelliğini muhafaza etmekte ve şaşmaz ölçüler ve hükümlerle donatılan bu başucu kitaplarıyla nesillere önderlik yapmaya devam ediyorsun. Bütün eserlerinin o efsunkâr satırları arasında haksıza karşı, batıla ve İslâmın özünden uzak düzenlenmiş bütün reçetelere karşı içten içe büyüyen ve büyüdükçe ufkumuzu ve ruh kökümüzü donatan bir öfke ve karşı tez, aydınlık ve ötenin ötesinden koparıp geldiğin bir ulvî-yüce ve kutlu çareler manzumesi, bakış açımızı ufkun tam ortasında sarmalayan ve buradan, bulunduğunuz, yakaladığınız bu ufuk çizgisinden daha daha öteye, ötelere çeken çağrını duymaktayım. Uyusam beynimin makine dairesinde, uyansam nefesimin ve nabzımın raksında çağrını hissetmekteyim.



Bazen şiirinin büyüsüne kapılmaktayım, işte o zamanlar, senin şiirinin senin nesrin ile nasıl bir yarış içinde olduğunu görmekteyim. Nesirlerine daldığımda ise bu kere kelâm okyanusunda sonsuz ufuklara kulaç atmaya başladığımda; nesrinin şiirinle yarışını anlamaktayım. Sonra, evet sonra da durulduğumda, anlıyorum ki, nazmın ve nesrin, daha önce hiçbir kulun ele almadığı konuları, yeni tarz ve şekillerle, yeni, sana ait yorum ve üslupla ele aldığını ve hiçbir konuyu sonuçsuz bırakmadığını görüyorum. Kıymet ölçülerinin ezel-ebed uhrevî değerler ve ikicihan Sevgilisinin göz ucu, ayak izi, dil çiçeği olduğunu iliklerime kadar hissediyorum.

1969-1970’li yıllardayım… Başkent Ankara’nın edebiyat ve sanat konuşulan salonlarında, derneklerinde, kuruluş ve oluşumlarındayım. Gönlümle, o dönemlerin Başkent’inde melil-mahzun, inceden bir Ankara rüzgârıyım şimdilerde. Abdinpaşa’da bulunan Başkent Lisesi’nden arkadaşlarım Arap Esat, Umut, Mehmet, Hasan, Tuncay’la beraber seni dinlemek, seni karşılamak, seni solumak için neredeysen oraya koşuyorum halâ…



“Umut sizlerde, gelecek sizin, bir sizden ümitvarım gençler” diyorsun. Senden aldığım hız ve ilhamla, Başkent rüzgârı olup esmeye çalışıyorum kendimce. Senli esişlerimde yön ve yol var. Sensizlikte başımı vurmaktayım dağlara, taşlara. Ankara’ya her gelişin bize bayram, bize ışık yağmuru… Seni dinlemek seni, Cennetin en nadide köşesinde yaşamaktan farksız. Çare sen, aşk sen, umut sen üstadım.. Gerisi boş.. Gerisi yok benim için…



Üstadım, Sultanım…



Bize bakar bakar da, en çok da gözlerim gözlerinle buluştuğunda “özlenen gençlik” deyişini, bulunduğumuz yerden ellerimizden tutarak ufuklarda yolculuğa çıkarışını, ufuklardaki doyumsuz yolculuğumuzu ufuk Peygamber’le taçlandırışını özlemişim. En çok da sesindeki o uhrevi havayı, o cümle zorlukları yenen, engelleri aşan çağıltıyı, ses tonundaki ışık şelalesini özlemişim… Mâna ateşini tek cümleyle yakışını ve gönüllerimizde yanardağları aktif hale getirişini, üstün idrak anlayışına doğru bizi koşturmalarını, hâl ve tavrın, davranış ve bakışlarındaki eşsiz manzumenin uyumunu özlemişim… Şereflerin en büyüğü, ödüllerin en bulunmazıydı senli zamanlar. Seni duymak, dinlemek, işitmek; işte bu neşe ve bu huzur içimin doruklarını özgürleştiren, beni ben yapan, bizi biz yapan enerji…



Ürkek bir tavşan edasıyla ötelere kaçan ufku, ufukları dolamışız başımıza, kalemimize, içimizin yokuşlarına da o zamanlar farkında değilmişiz. Üstadım, hocam; “önce, ilk evvelâ ufuk” diyordun, “Evet ufuk. Durmak yakışmaz size. Yerinizde sayamazsınız. Ufku yakalamak sancınız olmalı. İşte karşınızda ufuklar, haydi göreyim sizi” diyordun. Halâ da demektesin, işaret etmektesin…



“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız /Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız.” Demiştin ya üstadım, “dudakları ölümsüzlük tasında, imzası maverâ haritasında” bir ışık salkımı, bir Allah dostu ile karşılaşmanızı anlatırken ve sonra “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum / gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum” diyordunuz ya; bizler, Ankara’nın yakın çevresinden merkeze sabahın alaca karanlığında trenle yola çıkıp “okusunlar, adam olsunlar” diye, köyünde, kasabasında, hattâ ilçesinde lise bulunmayan köy ve kır kökenli Anadolu çocuklarının ruhlarında, söylediklerinizle fırtınalar estiriyordunuz. Asıl göklerden habersiz uçurtma uçuranın bizler olduğumuzun farkına varıyorduk.



Sana koşan ayaklarım içimin emrinde, içimse işaret parmağının gösterdiği ufukların ötesindeydi. Yollar, tozlu, çamurlu toprak…Yollar, raydan demirden yuvarlak, dörtköşe… Yollar bulutlar arasından, pamuk bahçesinden. Yollar dalgalanan mavi tülbent denizlerden… Bütün yollar içinde binbir telâş… O telâşın merkezinde sen, yolda yolcu ben… Yollar vasıta, araç… Gaye, çekirdeğin içi. Gaye, ufka erişmek.



Gökle yerin birleştiği çizgi, 26 yıldır soğuk ve şekilsiz. Nice yıldırımlar, nice şimşekler düşüp yaksa da o çizgiyi, sen yoksun ya, “yüzü yerde gökler” tutup da beni kaldırmıyor üstadım. Ufuk çizgisi yavan ve kuru…



Ancak, gayet iyi biliyorumki yedi gök, yedi yerle öpüştüğü bu ufuk denen yerde, sırrı fısıldamaktalar birbirlerine. Ufuklar, aşkın terennümü olan bu sırrın şahidi. Ben zaten ufukların şahitliğinden deliren çılgınlar çılgını, ayağı yolun en çamur yerinden çıkamamış, yaşarken ölmüş bir “feza astronotu”…



“Yollar ve Gökler” de :



“Üst üste, altaltalar

Bende gökler ve yollar



Gökler, kat kat mavilik

Yollar, kol kol servilik.



Yollar nereye gider,

Ve ne düşünür gökler?



Göklerin bir sırrı var

O’nu arıyor yollar.



Gökler suda titriyor,

Yollar suda bitiyor.



Göklerin yüzü yerde,

Yollarınki göklerde.



Bu yollarda izimiz,

Bu göklerde gizlimiz.



Yollar, beni, vardırın!

Gökler, tutup kaldırın!”



Yıldızlara tutunmak isteyişim, sana koşum, sana susuzluğumun neticesiydi. “İyi atlara binip giden iyi insanlar”ı parmağınla işaret ediyor, parmağınla bendeki zamanı ikiye bölüyordun. “Ölümü öldüren kahramanlar”ı(3) bir yana, ufkun birinci merhale ötesine koyuyor, durmadan koşacaksın diyordun. Ufkun birinci merhalesinden “İçi ve dışıyla ölüme bakanları”nakkaş ve nakış olanları(4), ”akreplerin ruhumuzu deşmesinden kurtulmak için, nur çeşmelerinden içilenleri(5), ”sebil sebil ölümsüzlük tasını sunanları ve nokta nokta ebed haritasını çizenleri”(6) anlatıyordu parmakların. Sana, parmaklarına tutunabilmek; ebed haritasını çizenlere ulaşmak demekti benim için. Ve benim için ölümcül hastalıktan, asırların çürük dişinden ve hamlık düşünden kapma sara nöbetlerinden kurtulmak demekti. Bakışlarımızda aradığın o muhteşem genç nesli bulabildin mi bilmiyorum? Ancak, bizlerin, senin her vesileyle adını anıp tariflediğin o muhteşem genç nesil olamadığımızı biliyorum.



“Ey genç adam, bu düstur sana emanet olsun;

Ötelerden habersiz nizama lânet olsun.”



Derken, gelecek zamanlarda kurulacak nizamın, toplumsal dokunun ötelerden habersiz olmamasını ister ve “ötelerden habersizse o nizama lânet olsun” derdin.



Yüreğimden geçenleri bakışlarımdan okurdun üstadım. Tıpkı kitap ve yazarı misalince ben de ses tonundan, bakışlarından yüreğinin gönül kıyılarıma vuran, aklımın kuru kabuk sınırlarını parça parça eden tahlil ve analizlerinden anlardım içindeki iklimi ve bembeyaz sayfalar ölçütündeki ruh kökümüze diktiğin fikir,aşk ve iman fidanlarını, nurlu ellerinle serptiğin şiir tohumlarını hissederdim… Biliyorum, sana göre bizdik, özlediğin o muhteşem gençliğin temsilcileri. Gelecek bizdeydi ustam… Yanlışları düzeltecek, yatıkları doğrultacak, “çile” yi kaymaklı tatlı bilecek özlenen nesil… Evet özlenen ve beklenen nesil… Nitekim;



“Bir nesil özlüyorum,

Doğrultsun yatıkları!



Somunları taş olsun

Zehir de katıkları!



Yorganları devirsin

Dişlesin yastıkları!



Bir damla gözyaşına,

Sonsuzluk, sattıkları.



Hakk’a dönünüz Hakk’a

Hakk’ın yarattıkları!”



Diyordun…

Ve üstadım, canda can çiçeğim Hocam; iki gözümün nuru;



“Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!

Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş”



bir aile yapısını tersine çevirecek nesilleri doğursun istiyordun anneleri…



“Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım / Mukaddes emânetin dönmez dâvacısıyım”, “Bekleyin görecektir duranlar yürüyeni;/Sabredin gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!”, “Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!/ Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?”



“Bir ufuk ki, ne Mecnun varabildi, ne Ferhad;

Bir ufuk ki, ilâhî sırrı bekleyen serhad…”



diye tanımladığın “kadın”ı anlatan mısraların, ufkun ve sevdanın yegâne terennümüydü. İlâhî sırrı keşfetmenin tek ve değişmez yolu, ufuk çizgisine varmak, iç radarlarını ufuklardan öteye, ötelere çevirmekle mümkündü.



Haziran 1977’ de “Ezan Susmaz” adıyla ilk şiir kitabımı yayınlamış, yolunu gözlemeye başlamıştım. Bu basit, çocukça, sığ suların kıyısından devşirdiğim duygu çiçeklerimi millî ve mânevî değerlere çevirmiş, 25 yaşın heyecanı ile lise yıllarında yazıp yazıp sakladığım manzumelerimi yayınlamıştım. Bu ilk kitabımı sana sunmak, takdim etmek istedim amma, korkumdan veremedim üstadım. Bana “25 yaşında bir Fatih Bizansı islâmbol yaparken, sen, kelimelerin, kalıbın, veznin kölesi olmuşsun, böyle olmaz, olmamalı” diyeceğini sandım hep. O yüzden de, aradan seneler geçmesine rağmen, aynı his, aynı düşünüş biçiminin bendeki saltanatı bitmedi. Kendi yazdıklarımı kendim beğenmiyor; her yeni soluklanış, her şiir yağmurundan sonra, seni, bakışlarını, yüz ifadeni aramaktayım hep. Gülümseyeceğin güne kadar yazacağım, kalemim senin takdirkâr bakışlarını alana kadar çırpınacak, çalışacak ve susmayacak…



Sancılı arayışlarım ömrümün sonuna kadar sürecek ustam…



Halk Edebiyatımızın temeli olan “dÖrtlük”,divan edebiyatımızın kökü olan beyit arasında, sihirli bir üç mısra (bana göre üçlük) koymuş olmandaki hikmeti şimdilerde daha iyi anlamaktayım. Beyitleri, muhteşem üstü muhteşem vecizelerinde Mimar Sinan mİmarisiyle nakışlarken, dörtlüklerin yanına, beşlik mısralar, batı edebiyatının sone , triyole vb nazım çeşitlerini Necip Fazılca nakışlamanı, Divan Edebiyatımızın gazel ve kasidesini, terci-i bend’ini, halk edebiyatının tecnisini ölümsüz, abide şiirlerinde yepyeni nefes alanları olarak sunmuştun. Hece şiirimizin sadece “koşma”dan ibaret bir şiir türü olmadığını haykırıp durmaktayız biz, bu haykırışlarımızı, “Çile”ne göz atsa yâr ve yârenlerimiz anında anlayacaklar, amma, bakmak yeterli olmuyor galiba, görmek, dahası göstermek de gerekiyor sanıyorum…



Gösterdiğin ufuklarda, şiirimizin köklerinden yükselen “Sakarya Türküsü”, “Zindandan Mehmet’e Mektup” , “Çile”n, “Kaldırımlar”ın var.



**



Sözümüzün burasında şiirinden bir gül atalım üstadım ve KALDIRIMLAR’ı takdim edelim:



KALDIRIMLAR

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..”



Kaldırımlar -2



Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...



Kaldırımlar -3



Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...”



Necip Fazıl KISAKÜREK



**



Şiire dair demiştin ki:



“Ben şiiri, her türlü hasis gayenin üstünde, doğrudan doğruya kendi zât gâyesine-sanat için sanat-, fakat kendi zat gâyesinin sırrıyle de Allah’a ve Allah dâvâsının topluluğuna-cemiyet için sanat-bağlı kabul etmişim… işte kitaplık çapta zuhuruna kadar beni bekleten ve bu zuhura mânâda ve maddede şekil veren baş ölçü!..” “ Biz şiiri iman için bilmişiz; ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği binbir yol ağzı biliyoruz.””Dilimin ucunda tek nükte kaldı: Allah’ın kâinata Efendi olarak yarattığı, insan ehramının zirve taşı; ve şair… Efendimiz, Kurtarıcımız, Müjdecimiz, Gâye-İnsan ve Ufuk Peygamber… O ve şair… O her şeyimiz, her şeyimiz, her şeyimiz; topyekûn varlık nimetinin her şubesiyle beraber (Poetika)mızın, şiir telâkkimizin de kaynağıdır. Bu inceliği (Poetika)mızda gösterdik. Ve şair demek, Gâye-İnsan ve Ufuk- Peygamberi, Kâinatın Efendisini, Allah’ın Sevgilisi’ni sezmeye doğru hususî ve ileri bir istidat…” “üstün idrâk müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinat sırlarının anahtarı, O’nun hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir. Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’ nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürgecisiyim!”



Evet üstadım, evet; ben, bizler de senin evlâdların, senin umut fidanların, ellerinle dokuyup şiir göklerine savurduğun ve her birimize en yüce görevleri yüklediğin küçümen yıldızların, şairlerin, çırakların, yolunda yolcular, kapında bendelerin olarak, şiire dair aynı duyguları duymuş, aynı sorumluluk bilinciyle, kendimizi kelâm sahasında bir hizmetkâr, şiir sahasında bir köle kabul ederek, iy’olmaz şiir hastalığımızı da bir yandan tedavi edebilmek maksadıyla ufuklara, çizdiğin, şehadet parmağınla gösterdiğin ufuklara yolculuktayız. Ufuklara yolculuk “gül üstüne” başladı, gül üstüne devam etmekte üstadım. Zira, ufkun en son noktasında hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının sahibi vardır…



Yollar, sende başlar; iki Cihan Sevgilisi’ne uzar, oradan Yüce Mevlâ’ya uzanan yollar.



“Yaram var, havanlar dövemez merhem;

Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.

Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem;

Yollar ki, Allah’a çıkar bendedir.”



Ben’i bende etmişiz üstadım kaleminize. Ak topraklara çevirmişiz ızdırap dozerlerinin dişli çarklarında ezilen gönül topraklarımızı… Kavruk, yanık, yüzü yırtık, hüzün yumağı toprağımızı mısralarının sırdaş türküsüyle verimli vahalara çevirmişiz. Irmaklarımız senden doğmuş, senden bize, bizden kalemimize, kalemimizden insanlığın hafıza kâğıtlarına, gönül girdaplarına akmış hep. Yunuslayın düşmüşüz ışıltılı yoluna sırtımızda alıç heybesi, başımızı vurmaktayız taştan taşa. Aynalar ardındaki sırrı düşürdüler şimdiki zamanda. Olaylar, gelişmeler, akan zaman, parça parça etti, tuzla buz etti aynaları da kör aynalarda, ayna kırıntılarında küçülen nefsimizi, enaniyet canavarımızı çoğaldı ve büyüdü sanmaktayız. Oysa üstadım sen, “Ve nefs” i köpeğe, hattâ köpekten de aşağı derecelere indirmelisin diyordun.



“Köpek korkusiyle korktum ölümden,

Ölmeden ölmeyi anlayamadım.

Ne güneşler doğup battı üstümden

Bir günü bir güne bağlayamadım.



Hırsıma ne şöhret yetti, ne de şan

Döndüğüm her nokta dünyadan nişan

Nefsimin ardından koştum perişan

Ondan bir kıl bile avlayamadım…”



Biz, gençliğinin o en delişmen zamanlarında insanlığın söz sultanı seni, üstadım seni, tanımış olmanın bize kazandırdıklarına bakıyorum şimdi. Nefis mücadelesi, ölmeden ölmeyi anlamak işte en önemli kazancımız bu. Bu kazanç bizi, akranlarımız arasında mutlaka yüz puan önde, bin adım ilerde yapmaya yetiyor da artıyor. “Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk”ların olmak kadar, “ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcukların” olmak kadar güzel bir hadise olamazdı. Bize “ Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın !/Şimdi anladığını sonra anlayamazsın” dedikten sonra gerekçe olarak zamanı göstermiş ve “İnsanlık zincirinin ebediyet halkası / Çocukların kalbinde işler zaman rakkası” demiştin. Evet Hocam, zaman rakkası işleye işleye iz etti kalbimizde. Biz büyüdük, zaman yürüdü; biz yürüdük zaman geriden geriye gitti. Şimdi zaman bahçesinin tel örgülerinde takılı uçurtmalarımız ve çığlıklarımızla hıçkırıklarımız, pişmanlıklarımız ağaran şakaklarımızda. “Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür” demiştin ya, aynen öyleyiz üstadım, aynen öyleyiz, akıl tutsağıyız. Zamanın dişli çarkları un yapıp öğüttü bizi. Çağa, çağdaşlığa bir “imalât hatası” olarak imza attırıp ismimizi eğri-büğrü hurufatla yazdıran bizler, çocuklarımızın hürriyetini dokuyamadık, ışıyamadık sabah güneşi ışıltından yansımalarımızı alıp ışıyamadık. Koskoca bir nesil kayboldu üstadım. Köprüler kuramadık gelecek çağlara. Derme çatma-gecekondu mantığıyla kurduğumuz köprüler, en küçük emperyalist batıcıl rüzgârla yerle yeksan oluverdi. Biz, bizden sonrakileri kaybettik. Bize verdiğin emanetin gereğini yapamadık üstadım. Senin yokluğun ve doldurulamaz boşluğun çaresiz koydu bizi. Kanayan yaralarımıza merhem diye, “çöle inen nur”dan bir ışık salkımı, “nur harmanı”ndan bir kıble rüzgârı saramadık. Kanadı yaralarımız, Biz kanadık.



“zaman donacak kadar güzel bir Allah dostu olan sen”i aramaktayız… “Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutukluyum!/Çünkü O’nun kulunun kölesinin kuluyum” ve “Ben şairim, gâibi kurcalayan çilingir;/Canlı cenazelerin başında Münker-Nekir”



Şair oluşum senden. Şiirim senin suyunla güzel ve hayat dolu. Senin izin, bakışın, duruşun, yansıman olmayan hiçbir mısra ve şiirde şekil, tarz, üslup, mesaj, evrensel bakış ve güzellik yok. Sen varsan anlam dolu mısra ırmağım. Hani Koca yunus, hani Bizim Yunus demiş ya, Mevlâna’yı –Mesnevi’yi okuduktan sonra “Ete-kemiğe büründüm /Yunus diye göründüm diye” sen de; Yunuslayın “Mezarlarda susarken dilsizler, dudaksızlar / Üstlerinde ot biter, kuş öter, arı vızlar” demiş, Mevlâna’nın ney’ine de “Ben o kutsî nefesin üflediği kamışım / Ses onun, ben imzamı atmışım, atmamışım…” diyordun. Kâinatta her ne varsa zerreden küreye, noktadan sonsuza, atomdan galaksilere varıncaya kadar, hepsindeki sırrı, oluşu, dönüşü, raksı, zikri hissedip kanına batırıp kalem ucunu öyle yazıyordun sanki şiirlerini. Bu tekniği, bu söylem biçimini kara sevdamız yapan sensin… Bütün olmazları olduran şairi, hayal, madde ve manânın tılsım bekçisi, türkü çığırıcısı yapan sen…



Varlığım, dilimin ırmak çağıltısı üstadım, şairliğimi, kelime oyunculuğumu sana borçluyum. Kelimelerle dansı senden öğrendim. Usta değilim, kelime kuyumcusu olamadım, yazdıklarım küçümen bir kâğıtı dahi havalandırmaya gücü yetmeyen, gönüllerde dalgalanmayan kuru harf hamuleleri. Fikrin ve imanın, aşkın ve vecdin uzağında, çöl kumsallarında gezinmenin getirdikleri işte bu sonuç…



Esasında bir başka husus da, önüne oturacağımız, rahle-i tedrisinden geçeceğimiz, iğne deliğinden, değirmen taşı arasından geçip un olup akacağımız Arvasiler, Necip Fazıllar yok ve arada korkunç, doldurulamayan bir uçurumlar zinciri var… Ummanlar yok, sığ sularda canhıraş feryatlarımız yükselmede. Ateş yakmıyor, su gül kokmuyor. Belli ki su arklardan geçerken gülistana uğramaz olmuş, kesilmiş nefs, çıkar, vurgun ve siyaset şâkileri tarafından arklarımız, doldurulmuş taşla, toprakla, kayayla ve suyun yönü değiştirilmiş. Yanardağlar patlatan sevda, mübârek evrensel mesaj, kozmik pervaneler kaybolmuş da, elimize değen kibrit ateşleri içimizi üşütmede, bakışımızı yere, başımızı öne düşürmede üstadım…



“Kalpten kazıdılar iman sırrını

Her günün bugünden beter yarını

Acı rüzgârlara vermiş bağrını

Türk Bayrağı yana yana çırpınır.”



Evet, Türk bayrağı acı rüzgârlara bağrını vermiş de yana yana çırpınmada üstadım. Anadolumuz, Cennet yurdumuz iç ve dış hain mihraklarca asrın en büyük planlı saldırısıyla her gün şehid haberleriyle sarsılmaktadır. Anaların dinmiyor gözyaşları. Söylenecek çok söz var üstadım, denecek çok kelâm. Kalpten kazınan imanın yerine kin, öfke, nefret ve ayrılıkçı bölücü bir rüzgâr üflenirse tahmin et neler olmaz? İşte biz o korkunç, o hastalıklı zamanı yaşıyoruz üstadım. Ne “Büyük Doğu” programına, “idelogya örgü”ne sahip çıkıp, muktedir yapabildik; ne de “Büyük Doğu yerine” kangölü bir “Ortadoğu projesi”ne engel olamadık işte. Türk bayrağının yana yana çırpınışı ondan…



Hasılı biz müflis esnaflarız ki, terazimiz de hüzün ve acı var. Canımız yanıyor ama sesimizi çıkaramıyoruz. Beceriksiz çıktık üstadım, çok beceriksiz hem de… Ayrılıkçı terörün kökünü kazıyamadık, birlik ve beraberliği vakit geçirmeden tesis etmemiz gerekirken, gülü kızıl kana batırıp boyamış, kudret boyasına boya katma eylemine kalkışanlar bugün Başkentte ellerini kollarını sallayarak gezer olmuşlar. Avrupa Birliği hayâliyle, gelene geç istasyonu olmuş yollarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz.

Türk bayrağımızın yana yana çırpınışı ondan üstadım…



“Kollarımı makas gibi açarak” “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyeceğim diyemiyorum Hocam. “Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;/Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?” diye haykırışın ufkumu dipten doruğa kaplamakta. Mukaddes emanete sahip çıkamadık. Küçük hokkabazlığa ve sefil aynalı dolaba kandırdılar bizi.



Duygu hazinemizi boşalttılar üç-beş loca ve lonca, batı ve uşakları. Maddenin kıskacında ufkumuz kelepçeli ki, kelepçeli ufukları yıkıp ötelerin ötesine ulaşamıyoruz. Kuru, kupkuru yanık dalla, yanık kökün birleşe birleşe yaprağın ucuna kadar yemyeşil bir ışık olmasını arzulamaktayız. Genç Osman ve Ulubatlı Hasan’ı lif lif edip yolan güruh, dilimize perçin vuran anlayışlar fermuar çekmekte dudaklarımıza. Işığa gem vurup da ışıktan atlara binip de gökten inen bizimkileri inecek diye beklemekteyiz. Mekândan arınmış, zamandan ileride, uzaklığı yenmiş, ufukları Ulubatlı iman ve bayrağıyla fethetmiş, Fatih edasıyla okutmuş fermanını, dinletmiş Ezanını… O bizimkileri beklemekteyiz. Bizim gençliğimiz, bizler, bizler olamadık üstadım. Tutamadık sözümüzü. Gayret etmesine ettik ancak devri devranın çarkları üstünlerden üstündü. Ancak, asla yitirmedik ümidimizi, asla bedbin olmadık, bıkmadık, usanmadık yoldan ve bu bayrağı dalgalandırma aşkımızdan vaz geçmedik…





“Kırılır da bir gün bütün dişliler,

Döner şanlı şanlı çarkımız bizim.

Gökten bir el yaşlı gözleri siler

Şenlenir evimiz, barkımız bizim.



Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze,

Kavuşuruz sonu gelmez gündüze,

Sapan taşlarının yanında füze,

Başka âlemlerle farkımız bizim.



Kurtulur dil, tarih, ahlâk ve iman;

Görürler, nasılmış, neymiş kahraman!

Yer ve gök su vermem dediği zaman,

Her tarlayı sular arkımız bizim.



Gideriz nur yolu izde gideriz,

Taş bağırda, sular dizde gideriz,

Bir gün akşam olur biz de gideriz,

Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”



Evet, üstadım şimdi dudaklarımızda senin şarkın var, şarkıların var. Öksüz yapıyı yıktırmadan, yıkmadan ayakta tutmak istiyoruz. Dallardaki iğreti yapraklar, hedefe varmayan mızraklar utanmalı, utanacaklar. Binbir tanede solmayan kudret boyası, tek renk, bayrağımın güleceği günün hasretindeyiz.



“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!



Hey gidi küheylân, koşmana bak sen !

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!



Eski çınar şimdi Noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!



Üstada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!



Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa, bırak utansın!



Ey binbir tanede solmayan tek renk,

Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!”



Üstadım, nur-u aynım… Mutlak hakikat, Mutlak Güzel sevdalısı kervanımın önderi… Solmadı, soldurmadık gülümüzü… Dal uçlarımızda umutla, müjdeli yarınları bekledi goncalarımız. Gülü solan dal olsaydık, işte o zaman kahrolmuştuk. Şimdi gülistanlarımızın kapı tokmakları ehil elleri bekliyor.



“Aç kapıyı, haber var,

Ötenin ötesinden!

Dudaklarda şarkılar,

Kurtuluş bestesinden.”



Ufuklar geride kaldı, kalacak. Azmimiz, irademiz ve sabrımızın altın kaplamalı kılıcı nefsimizin başını uçuranda, öteler yakına gelmekte. Dudaklara kurtuluş bestesinden şarkılar düşmekte..



Övüncüm, hasretim, ömrüm Üstadım…



Asumanımı baş ve sonu itibariyle kuşatan saadet ışığım. Gönül bahçemin reyhan çiçeği, ıtırım. Firuze akşamlarımın atlas bahçelerinin şırıltısı, uğultusu ve su sesiyle dolduran nehirler üstü nehirim. İnsanı sevmeyi, insanlar arasında ayırım yapmamayı, hoşça bakmayı senden öğrendim ben. Kişilik kumaşımı dokuyan ilim, iman, kozmik bilinç, ilâhi manzume ve ilhamın; bendeki beni yıkıp yeni bir ben ortaya koydu da nice sonra farkına varabildim.



Eşyanın, olayların, varlıkların görünmeyen cephelerinin teranesini duyurdun bana. Üç boyutlu değil, sonsuz boyutlu ama tekte tek olmuş bir acun sundun akıl sarayıma. Ne zamanki tasavvuf neşesini damağıma, zihnime, kalbimin taa ortasına nakışladın, işte o zaman akıl sarayım yıkıldı, kale burçlarım yere düştü, kapıların kilitleri işe yaramaz oldu. O ana kadar ufuklarımda maddi zaferlerin şaşaalı törenleri vardı, benlik kumaşının sim-altın işli gömleği sırtımda, altından tahtımda, para-maddiyat direkleri üzerinde yükselmiş sarayımda kendimi özgür, kendimi mutlu sanıyordum. İbrahim Ethemleyin soyundum kaftanı, çıkardım kravatı, attım dünya diplomasını ve dünya zaferlerinin taklarını yıktım. Çıktım kırların hür havasına ve kavalımı çaldım akça kuzulara. Yeşil otta beyaz ayran gördüm, yaprak ucunda yıldız, yaprak ortasında tünel, yaprak kökünde yükleri ışık ve su olan trenler gördüm; o zaman aradığımın peşinde olduğumun farkına vardım. “Rüya gören atlar” ı sayıkladım “at’a senfoninde”. Deli toynaklarla tarihin sinesinde uçsuz bucaksız ovalarda gezindim ve yelesinden alev akan atlarla gardaş olasım geldi. “Bozkırlardan geçen topal trenler”e baktık başıboş; baktık da 29 harflik sözde aydınların bir kibritle bir ormanı ateşe vermelerini gördük. Çoğu yaraladı bizi, ruhumuzu; yaralarımıza merhem diye şiirini çaldık, şiirini sardık üstadım…

Sardık ta içimiz ancak o zaman rahat edebildi…





.....................DEVAMI VAR...............................