Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: ATTİLA İLHAN
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Attila İlhan'ın Hayatı ( 1925 - 2005)





1925 yılında İzmir’in Menemen ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Askerliğinden önce ve sonra olmak üzere, üç kez gittiği Paris’te altı yıl kaldı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığından Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığına geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan) 1950’li yıllarda Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı. Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Belli başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Atilla İlhan Ekim 2005'te son yolculuğuna uğurlandı.

İlk şiiri Balıkçı Türküsü, Yeni Edebiyat gazetesinde çıkmıştı (1941).
İlk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir’de yayınlanan Türk Dili Gazetesi’nde yayınlandı (1944).

Duvar kitabına aldığı Cabbaroğlu Mehemmed şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik almasıyla tanındı. Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı. Zamanla (1955- ) toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi. Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride uzun zaman toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kalmıştı.

Kaynak:Şiraze.net

**********************************************
Cengiz İlhan

Haklı Bir Milliyetçilik

Osmanlı İmparatorluğunda “Millet” kavramı,günümüzden farklıdır: Bir devlete,yurttaşlık bağı ile bağlı olan,o devletin uyruğunda bulunan kişilerin meydana getirdiği topluluk değildir;“Millet” dini niteliklidir; Müslüman olmayan tebaa’ya bağlı olduğu din,hatta mezhebe göre verilmiş özel bir hukuki statü,bir bakıma özerklik (otonomi)anlamına gelir. Örneğin Fener patriği tarafından temsil edilen ve yönetilen Rum milleti; Ortodoks Yunanlıları olduğu kadar Ortodoks Bulgarları, Ortodoks Makedonları, Ortodoks Arnavutları,Ortodoks Türkleri v.b içeren bir toplumdur. Her ikisi de Ermeni olmasına rağmen Katolik Ermeni Milleti ile Gregoryen Ermeni Milleti ise mezhep farkı nedeniyle iki ayrı cemaattir. Her millete kendi toplumu ile sınırlı olmak üzere, geniş yetkiler tanınmıştır;aralarındaki ihtilafları kendi mahkemelerinde giderebilmektedirler, kendi hukuklarına göre evlenir,boşanır, miras paylaşımı yapabilirlerdi. Kendi hastanelerini, okullarını açıyor,çocukları okullarında,kendileri tarafından hazırlanan programlara göre kendi öğretmenleri tarafından yetiştiriliyor,kültürlerini geliştiriyorlardı. Genellikle, doğrudan padişaha bağlı, patrik, hahambaşı gibi dini liderler tarafından yönetilen bu Millet’ler fiili bir topluluk olmanın ötesinde hukuki varlıkları olan özerk toplumlardır. İmparatorlukta yirminci asra gelindiğinde on beş kadar millet vardı. Rum Milleti (1453), Ermeniler (1461) Yahudi Milleti ( XV asır sonu fiilen 1839 da Ferman ile hukuken) , Katolik Ermeni Milleti (1860), Ortodoks Bulgarlar (1870), Karayit Yahudileri (1900) v.b. Buna karşılık mezhepleri veya tarikatları farklı da olsa bütün Müslümanlar Halife Padişahın yönetiminde tek bir millettir

Günümüzde bile yadırganabilecek böylesine liberal ve böylesine çağdaş çok toplumlu çok dilli ve çok hukuklu devlet anlayışını sadece Osmanlıların hoşgörüsü ile açıklamak, durumu hoşgörülü,lâik bir yönetim örneği olarak sunmak doğru olmaz. Osmanlı Devletinin, “dini İslam”dır; Müslüman olmayan tebaaya Osmanlı hukuk düzeni İslam şeriatının uygulanması, yine şeriata göre mümkün değildir. Müslüman olmayanları kendi kültürlerini yaşamakta ve ilişkilerini kendi hukuk kurallarına göre düzenlemekte serbest bırakmak İslam şeriatının zorunlu kuralıdır. Bu bakımdan Osmanlılarda “millet”, lâik (seküler) bir kavram kabul edilemez. Ama,nedeni ne olursa olsun,bu günümüzde bile ulaşılması zor bir aşamadır. Onca iddiasına rağmen batı ülkeleri , Birleşmiş Milletlerden Avrupa Birliği İnsan Hakları bildirim ve sözleşmelerine kadar ve bunlara rağmen özerk toplumlardan oluşan çok toplumlu bir devlet sistemine henüz geçebilmiş değillerdir. (Birleşmiş Milletler Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlardan oluşan iki toplumlu devleti bir türlü gerçekleştirememektedir). Tartışmalar azınlık haklarından öteye gidememiş,özerk toplumlar aşamasına gelinememiştir. Kısaca çok toplumlu, çok dilli ve çok hukuklu devlet günümüzde bile bir ütopyadır.

Ne var ki;bu çok toplumlu ve çok dilli devlet yapısının (Padişah fermanları dört dilde yazılıyordu), etkilerini halâ yaşadığımız, aleyhimize iki önemli sonucu olmuştur: Asırlarca birlikte yaşama rağmen toplumlar arası ortak bir yaşam,ortak bir kültür,ortak bir ilim,ortak bir dil oluşmamıştır. Buna karşılık her millet, Hıristiyan veya Yahudi tebaa kendi “milletine” (communaute) ait kimliğini korumuş, kendisini Osmanlı toplumunun bütünün bir ferdi olarak görmemiş, kendi özel konumunun bütünlüğü içersinde,kültürünü geliştirmiştir :Örneğin Roma Kilisesinin dili Latince,Ortodoks Kilisesinin dili ise Rumca’dır. Latince Anadolu’da ,sanki asırlar boyu Roma dönemi hiç yaşanmamış gibi zaman içinde kaybolmuş,ölü bir dile haline gelmiş,buna karşılık Rumca giderek güçlenerek yaşamağa devam etmiştir. Avrupa’da Roma kilisesi çeşitli mezheplerle parçalanmış,buna karşılık Ortodoks Hıristiyanlık Balkanlarda ve Anadolu’da bir bütün olarak varlığını korumuş, zamanı gelince de bunu Osmanlı aleyhine kullanmıştır. Bu Osmanlı,daha doğrusu,İslam “millet” sistemi sayesinde olmuştur. Asıl önemlisi asırlar boyuncu süregelen bu cemaata (millete) dayalı kimlik düzeni, modern çağlara gelindiğinde bir Osmanlı üst ulusal kimliğinin oluşup,yerleşmesine imkan vermemiş, Tanzimat’tan sonra bu yolda sarf edilen bütün çabalar sonuçsuz kalmıştır.

İkinci olarak modern çağlara gelindiği zaman,her millet Avrupa’da egemen ulus devlet modelinden de etkilenerek ve Osmanlı ülkesine giderek artan Hıristiyan göçlerle de güçlenerek , olabildiğince etkili irredentist (dile dayalı milliyetçilik) hareketler gerçekleştirmeğe başlamışlardır. Başta Fransa,Yunanistan ve Çarlık Rusya’sı olmak üzere Avrupa devletleri ile, asırlar boyu birlikte yaşadıkları topraklar,insanlar , siyasi ve toplumsal düzen aleyhine işbirliğine hazır hale gelmişler,bir istila aracı olarak kullanılmayı kabul etmişlerdir. Böylece Anadolu’da yaşayan Rumların Yunanlılaştırılması,Katolik Ermeni Milletinin Fransızlaştırılması, Gregoryen Ermeni Milletinin de Ruslaştırılması bu ülkeler tarafından gerçekleştirilmiştir. Dil kültürel bir nitelik ,bir değer olmanın ötesinde siyasi bir anlam kazanmış,bir istila aracına dönüşmüştür.

Yakın örnek İzmir’dir; özelikle on dokuzuncu asırdan itibaren artan ve hızlanan bir şekilde Rumlar Ege adalarından ,Ermeniler Nahçıvan,Halep ve Engürü (Ankara) civarından göç ederek İzmir’e yerleşmişlerdir. Bir taraftan Osmanlı tebaası olarak sahip oldukları özerklik,öbür taraftan sırasında yabancı statüsüne geçerek (Yunan Konsolosluğu Rumlara, Fransız Konsolosluğu Katolik Ermenilere bu olanağı tanımışlardı ) kapitülasyonlardan elde ettikleri ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar ile ekonomik bakımdan güçlü oldukları kadar, hukuk açısından da ,Osmanlı ülkesinde üstün ve ayrıcalıklı bir konuma geçmişler,Müslüman Türk ve Yahudi İzmirlileri “ötekiler” konumuna itmişlerdir.

İzmir’de ”Ortodoks Yunanlıların okullarında Türkçe ikinci dil olarak bile okutulmamıştır.” Osmanlı İmparatorluğunda Ortodoks Yunanlıların okullarında öğrencileri, Türk halkıyla birlikte yaşamağa hazırlayacak şekilde , ayni toplum ve devlete ait olma fikri üzerine kurulu, bir eğitim verildiğini söylemek mümkün değildir.” (1) Ayni durum Ermeni okulları için de söz konusudur. Osmanlı Bankası İzmir Şubesinde işe giren Halit Ziya Uşaklıgil, bankada kendisinden başka Türkçe bilen memur olmadığını söylemektedir. “İzmir azınlıklarının,Hıristiyanlarının hemen hepsi Türkçe bilmiyordu” diyor. (2). İzmir, Yunan Kralının doğum gününde Rumlar tarafından Yunan Bayrakları ile Rus Çarının doğum gününde ise Emrineler tarafından Rus bayrakları ile donatılıyordu. 1897 Teselya savaşında Yunanistan Konsolosu , İzmir’de Osmanlı ordusuna karşı savaşmak üzere Osmanlı tebaası Rum gönüllü toplamış,Yunanistan’a göndermiştir.(3) Osmanlı tebaası Rumların İzmir’in işgali ve sonrasındaki tutumlarını ise hatırlatmağa gerek yoktur. “ Gavur İzmir’in göz kamaştıran ışıltısı şehirde hüküm süren toplumsal ve kültürel sert hiyerarşiyi unutturmamalıdır. İzmir kozmopolit’liği, egemen unsurları batının dil,kültür ve ekonomik güç ve tekniği olan katı bir toplumsal düzendir.” (4)

İşte dil dahil Türk Milliyetçiliği,bu alt yapı üzerine kurulu saldırılar üzerine doğmuş bir tepki, bir kendini koruma,bir mazlum milletler milliyetçiliğidir;haklı bir milliyetçiliktir; batılı devletler,örneğin bir Fransız,Bir İtalyan bir Alman,Bir Yunanistan milliyetçiliği gibi saldırgan, yayılmacı değildir. Batılı ülkelerin dini veya etnik bir cemaate (millete) mensubiyete dayalı kimlik anlayışının oluşturduğu alt yapıyı bir fırsat bilip, ustaca kullanarak geliştirdikleri olay ve saldırılara tepki olarak doğmuş ve gelişmiştir. Bunun için Türk milliyetçiliği, “millete” yani cemaat mensubiyetine dayalı ve ayırıcı, dini veya etnik veya mesleki veya bölgesel her türlü alt kimlik/ üst kimlik anlayışını reddetmiş, yurttaşlık;yani evrensel bir değer olan bütün yurttaşların eşitliği ve kardeşliği üzerine kurulu tek bir ulusal kimlik tanımıştır. Cumhuriyet,haklı olarak, çok dilli ve çok hukuklu değildir. Tarihimiz bize bunu öğretmiştir

Rahmetli Ağabeyim Attila İlhan ömrü boyunca işte bu haklı milliyetçiliğimizi anlatmağa çalışmış,bunu savunmuştur.

Vefatının İkinci yılında rahmet ve saygıyla anıyorum.

-----
(1),(4) Hervé Georgelin, « Smyrne à la fin de l'Empire ottoman : un cosmopolitisme si voyant », Cahiers de la Méditerranée, vol 67 Du cosmopolitisme en Méditerrannée, mis en ligne le 21 juillet 2005, URL: http://cdlm.revues.org/document.html?id=127
(2) Halit Ziya Uşaklıgil. – “Kırk Yıl”
(3) Hervé Georgelin. “La Fin de Smyrne”. S. 168-169

Kaynak:tilahan.net/

**************************************************

Aruz Edebiyat'ın Attila İlhan'la
Sağlığında Yaptığı Röportaj

On iki şiir kitabınız, on romanınız, bir de öykü kitabınız var, yirminin üzerinde de deneme kitabınız, ben ilk olarak şunu sormak istiyorum Attilâ İlhan kendini nasıl tanımlar?..

19. yüzyılda Balzac; "nereden bakarsanız bakın, ben bir romancıyım" derdi, başka da bir şey yapmazdı. Öte yandan Rimbaud iyi bir şairdi, şairlikten başka da hiçbir şey yapmazdı, 20. yüzyıl ile birlikte bu tasnif değişti. Türkiye çok geç intikal etti bu olaya. Bir sanatçı aydın, önce kendisine mahsus düşünme metodu seçecek, o metodla toplumun ve bireyin sorunlarına bakacak. İfade etmek istediği konuyu insanlara hangi sanat dalıyla en iyi şekilde ifade edebiliyorsa seçeceği sanat dalı odur. 20. yüzyılda ortaya çıkmış olan bütün sanatçılar, hepsini yapar. Ben başından itibaren toplumcu olduğum için bu çerçeve içerisinde geliştim ve yetiştim. Benim için 'şair' sıfatının öncelikle kullanılmasının tek sebebi çok genç yaşta bir şiir ödülü kazanmış olmam ve önce şiirlerimin yayınlanmasıdır. Ama bu arada hiç belli etmeden roman da yazıyordum. Böyle bir çerçeve içerisinde ben kendimi sadece çağını anlamaya ve ifade etmeye çalışan bir çağdaş sanatçı olarak düşünüyorum. Canı isteyen şair, canı isteyen romancı der bana.

Ben birkaç yıl önce sizin hakkınızda yapılmış olan bir röportajı okumuştum. Sizinle konuşmaya gelen gençlerin çeşitli konulardan söz ettiğini, değişik alanlarla ilgilenen gençleri daha çok sevdiğinizi söylemiştiniz...

Subjektif ve objektif sebeplerim var. Subjektif sebebim şu, ben başarılı ve çalışkan bir öğrenciydim, ilkokuldan itibaren bütün sınıfları başarıyla bitirdim. Edebiyatla ilgilenmeme rağmen astronomiye çok meraklıydım, bu yüzden hep astronom olmak istedim, matematiğim de son derece iyiydi. İmtihana gireceğim zaman asla çalışmaz kitapların kapağını kapatır ve oyun oynardım. Çünkü ben derslerimi zaten birkaç gün evvel yeterince öğrenmiş olurdum. Sanat dünyasına intikal eder etmez farkına vardım ki, edebiyatçıların büyük bir kısmı tembel öğrenci. Bu kadar bilgi isteyen bir işin içerisindesin ve kitap okumaya üşeniyorsun. Bundan dolayı benimle görüşmeye gelen şair veya şair adayı yaptığı işle yeteri kadar ilgili değilse beni ilgilendirmiyor. Gelen bir genç, kendi dalında veya merak ettiği herhangi bir dalda yeteri kadar mücadeleciyse, bu benim hoşuma gidiyor. Objektif sebebe gelince, gençleri neden enteresan buluyorum: Son yirmi sene içerisinde, edebiyatla meşgul olan gençlerde bizim gençliğimize göre tam tersi bir durumla karşı karşıya kalıyorum. Müthiş bir yüzeysellik var. Edebiyat demek insan ruhunun mimarisini incelemek demektir, gençlerin çoğu insana ya yanlış bakıyor ya da hiç bakamıyor, dünyanın gidişatı hakkındaki bilgisi çok zayıf, gazetelerdeki birçok boş şeyi ciddiye alıyor. Bu gibi gençler geldiğinde onları ciddiye almak mümkün değil. Bir öğrencinin bana getirdiği şiirlerin üçü de çok güzeldi, ama mısra bilgisi yok, şiir mimarisini bilmiyor, kafiye nasıl kullanılır veya kullanılmaz bunu bilmiyor, şiirimiz ve eski şairler hakkında bir bilgisi yok. Sen şunları yapmalısın dediğimde, söylediklerimin hiçbirini yapmayacağını ben adeta gözlerinden okuyabiliyordum. Zaten bir daha da gelmedi.

Bir şiirinizde "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" diyorsunuz. Bu, şiirde tema olarak aşk ve kadının çok sık kullanılmasından mı, sizin için gerçekten de aşık olmaya değer birinin olmayışından mı, 'O kadınlar'ın soyutlanan ve belki örneğini bizim göremediğimiz insanlar olmasından mı kaynaklanıyor?

Attilâ İlhan şiirinin o ayağını çok öne çıkarmaktan ileri geliyor. Bu kitapta da aynı şeyle karşı karşıya kalınıyor. Bu kitabın içinde toplumcu şiirler var, bu kitabın içerisinde hatta gerilim şiirleri var. Hiç kimse bu konular hakkında bana soru yöneltmiyor. İnsanların büyük bir kısmı bu konuları zaten hayatta yaşıyorlar. İnsanların dünyadaki varlıklarının nedenlerinden biri de öbür yanlarını bulmakla geçiyor. İnsanın öbür yarısı nasıl bulunur? Bu büyük bir soru... Sizin neslinizin anlayamayacağı bir yan var, isterseniz ben orayı anlatayım size: Sizin nesliniz bizim neslimizin buluğ ve daha sonraki çağlarda yaşadığı bazı şeyleri yaşamadı. İkinci Dünya Savaşı'nın gerek ülkemizdeki, gerekse dünyadaki etkileri vahimdir. Bu savaş, bizim bütünüyle iki şeye kaymamıza sebep oldu. İlk olarak yokluklar içinde yaşadık, yani 1942 veya '43 yılında sevgilini alıp pastaneye götüremezdin çünkü, şeker yoktu bu yüzden pasta da yapılamıyordu. Böyle birtakım sıkıntılar vardı. İkincisi, Türkiye ve dünyada o zamanki tabiriyle 'ahvali fevkalade', olağanüstü durum dolayısıyla son derece gerilimli bir dönem içerisinde bulunuyorduk. Yani durup dururken, yanlışlıkla söylemiş olduğun bir kelime yüzünden seni hapse atabiliyorlardı, orada on beş gün kalırdın, bu süre zarfında kimse senden haber alamazdı. Bizim dönemimizde özellikle toplumcu şairlerde bu psikoloji yer etmiştir. Benim şiirimin, büyük bir kısmında gerilim vardır. Hem de bir entrika öyküsü vardır, bu ikisi de sinemadan kaynaklanır. Ama bizim hayatımızda bunlar sahiden olduğu için inandırıcı oldu. Ben 'Duvar' şiirimi yazdığım sırada 'Duvar'ın ne olduğunu zaten biliyordum. Yani bilmeden onu yazarsan inandırıcı olmaz, inandırıcı olması için bir takım insanları etkilemesi gerekmekte. Bir mektup yüzünden seni hapse attılarsa aşkın ne kadar gerilimli bir şey olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bugün herhangi bir okulda, hergün yapılan bir şey, benim okuldan atılmama hatta ve hatta hapsedilmeme mal olabilirdi. Bu ortam içerisinde sanatçı yapılı birisiysen bundan etkilenirsin. Birinci olarak aşk imkansızdır, Nâzım'ın bütün aşkları imkansızdır, çünkü hep hapistedir. Bundan dolayı bir imkansızlık mevcut, ikincisi ki bu, daha büyük bir imkansızlık, şairin yaşama şartlarıdır. Çünkü, ben Suna ile evlenmeyi düşünüyordum, ama nasıl evlenecektim, babası bana açıkça kızımla birbirinize çok yakışıyorsunuz ama ona nasıl bakacaksın diye sordu... Doğru söylemişti, o kızla evlenecek olsam nasıl bakabilirdim. Çünkü, benim bir yerden devamlı maaş alarak çalışmam mümkün değildi. Çünkü, komünist diye adı çıkmış olanlara iş vermezlerdi. O ortamı yaşayan insanların aşkı da gündelik hayatı da askıda yaşamaktır. Benim kitaplarımdan bir bölümünün adı 'Askıda Yaşamak'tır. Askıda yaşamak işte budur, bir dakika sonranın ne olacağı belli değildir. Böyle olunca da sen hayali aşklar yaşıyorsun, çünkü hayali bir kadın seninle her an beraberdir...

Bir süre sonra bu bir alışkanlık halini mi alıyordu?

Bu durum insan hayatında iki türlü rol oynuyor, birincisi insanın hayattan aldığı etkilerle kendi kafasında bir sevgili hayali gelişiyor. Kız, buna benzeyen bir kişiliğe sahipse, büyük, bir şansı vardır. Şair o kıza ciddi bir şekilde yaklaşıyor çünkü onu çok beğeniyor. Ama tabii şair kendi şartları içerisinde tasarlamış, halbuki kızın kendi şartları var... Yan yana geldiğinizde o sana, hadi şuraya gidip oturalım, dediğinde, onun dediği yer senin hayatında asla gitmek istemediğin bir yer olursa oradan itibaren hayal bozuluyor, bu yüzden imkansız aşklar çok güzel, çünkü, bu hayal kırıklıkları onlarda yaşanmıyor. Benim hayatımda da birkaç tane imkansız aşk olmuş ve onlar beni çok derinden etkilemiştir. Sonradan başka hayal kırıklıklarına uğradığımda... onunla olsam bunlar olacaktı gibi bir teselli oldu. Mutlu aşk yoktur, aşkın yerine şefkat gelirse kurtarırsın. Ben kendi adıma şefkate ağırlık veren bir insan olduğum için, bazılarının kızıp bazılarının hoşlandığı alaka halkalarına sahip olabildim. Böyle olunca ilgi görürsün. Bu ilgi senin istediğin ilgi gibidir.

Bir Attilâ İlhan şiiri var. Bu şiirin sırrı nedir?

Babam Divan tarzında şiir yazarda bunları okurdu, ben büyüdükten sonra o şiirleri bana okutmaya başladı. Bu yüzden çok küçük yaşlarımdan itibaren Divan şiiriyle haşır neşir olmaya başladım. Evin içinde bir Divan şiiri atmosferi vardı. Eğer bir insan aruza hakim olamazsa Türkçe şiirle etkileyici bir mısra yapamaz. Çünkü, aruzla yapılmış olan mısraların inanılmaz bir sağlamlığı vardır. Hatta gençlerle sohbetlerimde onlara, yazdığınız şiirlerde mısralar mısra değil, devrik cümleyle söylüyorsunuz, mısra oluyor. Oysa mısra apayrı birşeydir. Mısranın ölçüsü çok kolay. Yatay olarak şiiri yazdığınız zaman, eğer metin gibi okuyabiliyorsanız mısra yoktur. Çünkü Yahya Kemal veya Ahmet Haşim'in şiirini yatay yazacak olursanız okuyamazsınız, mümkün değil. Ben aruzla şiir yazmaya başladım on yedi yaşımda, iki sene kadar aruzun nisbeten kolay yönleriyle kendime göre ustalaştım. Bu benim için çok büyük bir destek olmuştur. Türk halk şiirini antolojilerden, kitaplardan okudum. O zamanlar televizyon yok, radyo çok nadir bulunuyor, ki bırakın radyonun bulunmasını elektrik yok. Bu yüzden evde şiiri ben okurdum, çok güzel antolojilerimiz vardı. Bir taraftan halk şiirini bir taraftan Divan şiirini okuyorsun, bir taraftan koşma yazıyorsun, bir taraftan gazel yazmayı deniyorsun. Bütün bunların, serbest vezinle mısra yazmamda yararı olmuştur. O sesi kullanmana imkan veriyor. Benim 1949 yılında yazılmış şiirlerim vardır, onlarda da aruzu hissedersiniz, onlarda da hem Osmanlıca'yı hem aruzu kullanırım. Niye diye soracak olursanız çünkü, ben onlarla çok haşır neşir oldum. Ama sonra aynı şeyi Nâzım'ın yaptığını görünce çok sevindim, o zaman kendi kendime doğru yolda olduğumu anladım. Halbuki o sıralarda bizim toplumumuzda şiir ne yazık ki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının resmi kötü politikasına dahil olmuştu, Halk şiirini geçerli sayıp, Divan şiirini red ediyordu. Halbuki Marksist olarak bakarsanız böyle bir şey mümkün değil, şundan dolayı mümkün değil, çünkü Divan şiiri de Halk şiiri de aynı altyapının şiirleridir. Kaldı ki bizim halk şairlerimizin bir kısmının Divanları, Divan şairlerinin bir kısmının ise hece ile şiirleri vardır, yani kesin bir ayrım yoktur. Hatta Tekke şiirinden bile yararlanılabilir ki ben yararlanmışımdır. Özellikle Kaygusuz Abdal beni çok etkilemiştir. Onun üzerinde çok durmuşumdur. Kaygusuz Abdal'ın kafiyesiz şiirleri vardır. Tüm bunların birleşiminden ortaya bir şeyler çıktı, ama Attilâ İlhan şiiri tek sesli bir şey değildir, bu benim şiirimin seslerinden sadece biridir. Gündelik konuşma şeklinde yazılmış, son derece düzgün, basit şiirlerim de vardır. Her çeşidi denerim, bu benim şiir yapımdır. Ben sese çok önem veririm, çok sesli olmaya çalışırım. Örnek olarak Behçet Necatigil'i verebiliriz, Behçet hoca iyi bir şairdir ama tek seslidir, ikinci bir ses yoktur şiirinde. Benim şiirlerimin bazıları kükreyerek bazıları ise mırıldanarak okunacak şiirlerdir. Kaset yapmamın sebebi de budur. Batı şiiriyle ilişkim Fransızca öğrendikten sonra başladı. Çünkü, şiirin çevirisinin olacağına inanmıyorum. Türkçe'ye Fransızcadan çeviri şiirler yayınlanıyor, o şiirlerin gerçekleriyle hiç alakası yok. Çevirenin kapasitesi kadar oluyor çeviri şiir. Dilin de kendine göre sıkıntıları var, onu ancak dili iyice öğrendikten sonra yakalayabiliyorsunuz. Apollinaire beni etkilemiştir. Apollinaire tarzında şiirler yazdım, bu tarzın da bana katkısı oldu. Neticede herkesin imzasız da yazsam benim olduğunu anlayabileceği bir tarz oluştu. Türk halkı da bu modeli çok sevdi, benim tüm kabahatim işte bu. Bandırma körfezindeki bir teknenin arkasında 'Pia' yazılıysa veya bir kamyonetin arkasında 'Ben Sana Mecburum'u görüyorsam işte burada çok güzel işaretler vardır. Bunları benim şahsi başarım sanıp kızıyorlar, halbuki bu benim şahsi başarım değil, Türkiye'de şiire bu sentez üzerinden gidip kendi şiirini oluşturacaksın. Bu sentezi ilk defa da ben yapmıyorum. Ahmet Arif, Nazım Hikmet neler başarmıştır, hatta Nazım birkaç kitapla ortalığı alt üst etmiştir, demek ki ortada çözümlenmiş bir olay var. Eğer çizgiyi tutturabilirsen başarılı olabilirsin. Genç şairlerin dramı bu, beğenilen her şeyi reddediyorlar. Yüz kitap, bin kitap basıyorlar, satamayıp harcanıp gidiyorlar. İçlerinde gerçekten çok başarılı olanlar da var ama bu yüzden yok oluyorlar.

Yazdığınız denemelerle Türkiye'nin geçmişten geleceğe uzanan yönelmeleri hakkındaki düşüncelerinizi yansıtıyor, 'şimşekler çakıyorsunuz'. Yazarlığınızın bu yönünü göz önüne alarak sizden bir değerlendirme isteyeceğim: Bir Marksist olarak, özellikle bu son birkaç haftadaki gelişmelerin ışığında Türkiye'nin hangi yöne doğru gittiğini düşünüyorsunuz?

Bugün Türkiye'nin götürüldüğü yer 1900'lü yılların başlangıcında götürülmek istendiği yerdir. Türkiye'deki insanları ki bunlara sanatçılar da dahildir iki kısma ayırabiliriz: Bunların bir kısmı Cumhuriyet döneminde yetişmişlerdir, bir kısmı ise demokrasi döneminde yetişmiştir. Demokraside yetişen aydınları, Tanzimat aydınlarıyla karşılaştırdığınızda herhangi bir fark göremez hayrete düşersiniz. Cumhuriyet aydınları daha farklıdır. Bunu Batıdan belirli birtakım şeylerin mümesilliğini alıp, Türkiye'de bunun ticaretini yapmaya benzetebiliriz. Cumhuriyet memleketin içerisinden birşey çıkarıp bunu dünyaya göstermeye çalışmıştır. Bizim kuşaklar böyle yetişti. Bizde tarih, millet vs. bilinci vardı; yeni yetişen demokrasi çocuklarında bu bilinç yok. Tarih bilincinin olmayışı çok vahim, çünkü tarihini bilmeyen bir insan hiçbir yere ait olamaz. Bugün konuşulan birçok şey 1919'da İngilizlerin bizim halkımıza söyletmek istedikleri laflardır. Bu laflar İstanbul'da söyleniyor diye Anadolu'da savaştık, bugün çok rahat o lafları demokrasiye sığınarak söylüyorlar. Böyle bir konuda asla demokrasiye sığınmak olmaz. Bunların anlaşılmamasının sebebi tarih bilincinin olmaması. Bir de Milad'ı kendilerinden başlatmak gibi bir uğraşları var ki bu daha enteresan bir durum. Benden öncekiler ne yapmış, ne yazmış olurlarsa olsunlar, benimki en iyisidir deyip kestirip atıyorlar. Bu düşünceyle hiçbir yere varılmaz. Üniversiteler, yaptığımız anket sonrasında öğrencilerimiz en beğenilen şair olarak sizi seçtiler diyerek beni davet ediyorlar. Ben 1940 yılından geliyorum, benden sonra hiçbir şair çıkmadı mı ki onu çağırsınlar? '60'ların sonu '70'lerin başında ortalık karışırken çocuklar halkla beraber bir şeyler yapmaya çalıştılar, halk onlara katılmadı. Bu halk birşeyden anlamıyor diyorlardı. Kemal Paşa hangi halkla yaptı bu işleri? Kemal Paşa eğer o işleri halkla beraber yaptı da bugün sen yapamıyorsan, kabahati kendinde aramalısın, o zaman sende hata var. Sanatçının kendi memleketini, insanını tanımamasından kaynaklanıyor bu, adeta onu yadsıyorlar. Bir kişi bana hikayelerini getirdi, okuyunca dehşet içinde kaldım, kahramanların hepsi Hıristiyandı. Bu bir Türk çocuğu, o kadar nefret ediyor ki memleketinden kendisine, milletine ait olan şeyleri bile kullanamıyor. Her şey çok hesaplı ve mantıklı bir şekilde geri döndürülmeye çalışıyor. Bunun başlangıcı da, Türkiye'de Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun delinmesidir. Ondan sonra yetişen çocuklarda hep bir şey eksik kalıyor. Dini eğitim alan çocuklar bu toplumdan koptular, alt yapılan yok oluyor çünkü, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Türkiye'ye hitap eden bir sanatçı çıkmıyor, sadece bir kesime hitap eden insanlar çıkıyor, onlar da zaten küçük evrelerin içinde kaybolup gidiyorlar. İkincisi yabancı mekteplere itibar edilir oldu, kolej bitirenler gözde oldular. Halbuki yabancı dilde eğitim almaya başladığında referanslarının tümü yabancı oluyor. Devlet okullarında da yabancı dille eğitime başlandı, buradan çıkacak çocukların dil, yurt bilincine sahip olmasını nasıl bekleyebilirsiniz? Küreselliğin manasını anlamak için Cumhuriyet gençliğine ait olmak gerekir.

Bu durumda, Türkiye'nin geleceğine olumlu bir açıdan bakabiliyor musunuz?

Bundan iki ay evvel, bir roket denemesi yapıldı, bütün teknolojisi Türktü. Dünyada bunu 10 veya bilemediniz 12 devlet yapabiliyor. Uzay merkezi kurmak, nükleer teknolojiye geçmek istiyoruz, kızıyorlar. Türk ordusu en düzenli, en iyi eğitimli ordu. Batı bunlardan rahatsız. Özellikle aydınlarımız bunları görmezden geliyorlar. Onlar Hatay'ı, Kıbrıs'ı hak ediyorlar mı sanıyorsunuz. Bu gelişmeler Batı'nın gözünde Osmanlı'nın üremesi. Türkiye, Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da yani eski Osmanlı topraklarında öncelik hakkı istiyor. Buna ne hakkın var diyorlar. O halde İngiltere'nin Hindistan'da ne hakkı var? Biz vazgeçelim ama onlar da vazgeçsinler. Biz büyük bir devletiz. Biz bin senedir buradayız. Balkan halklarının yüzlerini Türkiye'ye dönmesinden çok rahatsız oluyorlar aslında. Bundan dolayı da Türkiye'nin başarısız olmasını istiyorlar.

Bu noktada söyleşimizin konusu olan 'Attilâ İlhan'a Mektuplar'a gelmek istiyorum: Size gönderilen mektupların çoğunluğu politik olarak en hareketli olan '70'li yıllara ait. Aydın ve sanatçıların yazdıklarına baktığımızda politik görüşlerin yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Mektuplarda politik düşüncelerin dile getirilmesinden özellikle kaçınılmış olabilir mi, yoksa başka nedenler var mıdır?

Mektupları yazanların büyük bir kısmının politikayla doğrudan bir ilişkisi yok. Çok azının politikayla ilişkisi vardı. Çok ilginçtir politikayla ilişkisi olanlar, mektuplar yayınlandıktan sonra birşey demediler çünkü, onlar kendileriyle barışık, on yıl önceki görüşleriyle bugünkü düşünceleri arasında hiçbir fark yok. Şair kısmının çoğunluğunun politik tercihleri yoktu, ben bu konuda özel bir tutum içindeyim. Ben Toplumcuyum, Marksistim ama bana akıl sormaya gelen genç bir edebiyatçıya asla fikirlerimi aktarmaya çalışmam. Onlara şu veya bu şekilde herhangi bir telkinde bulunmam. Böyle bir telkin yapmayınca merak edip sorarlardı. Onların hepsinde müthiş bir başarı kazanma hırsı ve başarı kazanma isteği mevcuttu. Onların o zamanki hallerinden utanmaları onların sorunu. Fikirlerin utanılacak bir yanı olmaz. Herkes fikrini özgürce dile getiriyor o mektuplarda. Sen diyebilirsin ki; o zamanlar o fikirdeydim ama şimdi geriye dönüp baktığımda aynı şeyleri düşünmüyorum. Nitekim Selim İleri böyle yapıyor. Mektuplarının yayınlanmasını bir anlamda kendi kendini tahlil vesilesi olarak değerlendirmeyip, karşı çıkınca biraz komik oluyor, çünkü bunun ne ahlakla ne de hukukla ilişkisi var. Ahlakla ilişkisi yok çünkü, bana yazılan mektupların içerisinde tek satır özel hayat katılmamıştır, edebiyatla ilgili eleştiriler vardır. Neden şunu görmek istemiyorlar: Benim hakkımda de çok sert eleştiriler var. Ben bunlardan hiç alınmıyorum. ilhami Soysal, 'Fena Halde Leman' için, sen bunu nasıl yazarsın diye bana çatıp, öbür tarafta hiç onunla alakası olmayan genç bir adam Hüseyin Yurttaş aynı mantıkla beni eleştiriyor. Bunlar, çok rahatlıkla ele aldığım, hatta çok teşekkür ettiğim eleştiriler oluyor, hiç birine de alınmıyorum. Bizim solculukta eleştiriyle adam olursun. O zamanlarda ben eleştirirdim çocukları ama üslubum çok farklıydı, bazılarını yapar, bazılarını yapmazlardı. Benimle çalışma içinde olan genç arkadaşım kitaba doğru gitmeye başladığı zaman o kişiliğini buluyor demektir, ona artık şunu şöyle bunu böyle yap demek ayıptır. Farkında mısınız olay çıkarmaya çalışan kişiler Amerikan okullarında okumuşlar, bu çok enteresan. Anadolu'da bir liseden mezun olmuş bir arkadaş mektubu olduğu halde bir şey söylemiyor. Amerika'da eğitim gören arkadaşların alınmalarının nedeni acaba nedir, ben bunu sormak istiyorum kendilerine. Demek ki iki türlü aydın yetiştiriyoruz, bir kısmı memleketin has aydınları, diğer kısmı ise bu memleketten memnun olmayıp bir an önce kapağı dışarı atmak isteyenler... Onlar zaten belli oluyor. Bunun bu kadar mesele edilmesi de yanlış.

Size yazılan mektupları yayınlamanızdaki amacınız neydi?

Belirli bir dönem içerisinde genç şair ve yazarların hangi düşünceler içerisinde ortaya çıktıklarını göstermek istedim. Bin tane bastırayım yeter, diye düşünüyordum ama gündeme getirilince çok satmaya başladı. Bende okur ve dinleyici mektupları da var. Kitapta mektupları olanların hepsi kendini kanıtlamış insanlar. O zaman yazdıkları artık kişiye özel değildir. Bu mektupların edebiyat tarihçileri için büyük bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Benim ustam Ömer Faruk Toprak'tı, kendisine iki mektup yazar içine de şiirlerimi koyardım, o da bu şiirler hakkında eleştirilerini yazardı. Arama taramalar sırasında hepsi yok oldu: Eğer benim yazdığım mektupları yayınlayacak olurlarsa asla tepki göstermem. Bende kompleks yok.

Mektupların bu kadar gündeme gelmesi, basının magazine olan ihtiyacından kaynaklanıyor diyebilir miyiz?

Basının magazine olan ihtiyacından kaynaklandığı doğru.

Siz yalnız yazar olarak değil, dergici ve yayıncı olarak da uzun süre edebiyat dünyamızda yer aldınız. Bugüne baktığınızda edebiyat ortamında meydana gelen gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebiyat dünyasında gelişen şey sadece yayın alanında oldu. Eskiden asla bu kadar kitap yayınlanamazdı. Yayın endüstrisi çok kitap yayınlıyor ama kitapları çok iyi seçiyor demek zor. Marcel Proust veya Marquis de Sade'ın kitapları gibi hiç yayınlanmamış kitaplar yayınlanabiliyor ve hiçbir sorun çıkmıyor. Bunlar güzel şeyler, bu ortamın eskiye nazaran daha iyileştiğini, geliştiğini gösteriyor çünkü. Kitaplar toplanmıyor. Öbür taraftan, şimdiye kadar asla geliştiremediğimiz 'science fiction' ve polisiye türlerinde Türk yazarları hiç de fena olmayan eserler veriyorlar. Özellikle şiirde ve hikayede yeni eserler veriliyor ama tıkanıklık da var. Çünkü bazı insan çok bireyseldir, yalnız kendini yazar ama öyle bir yazar ki sen bundan son derece etkilenirsin. Mesela Kafka. Kimileri Kafka tarzında yazmak istiyor ama ortaya döktüğü kişilik çarpıcı olmuyor. Orada kendini önemsemeye çalışan, diğer insanlardan kendini farklı bir kategoriye sokmaya çalışan bir aydının anlaşılamama sıkıntılarını görüyorsun. Şiirde ise "şimdi kullanışlı şiir zamanı" deniliyor. Çocuk şiir yazıyor ama şiirin mantığı yok, oysa şiir mantık işidir. Her aklına gelen mısrayı kağıda dökerek şiir yazdıklarını sanıyorlar, işte en hazin olan bu. Başarılı şairlerin hepsi en çok '40'lı yıllardan geliyor. Demek ki sonraki yıllarda büyük yanlışlar yapıldı. Arabesk neden türedi, çünkü, Türk halk ve sanat müziklerini batı enstrümanlarıyla üretmeye çalıştık, ama başarılamadı. '60'lı yıllardaki atılımlar güzeldi ama devamı gelmedi. Aynı şey şimdi şiirin başına geliyor. Halktan kopmuş olmak, okurunu kaybetmiş olmaktan dolayı bazı dengesizlikler oluşuyor. Okur, halk, olmadığı zaman topallarsın. Türk halkının belli bir yapısı var, halkın yapısına ters düşen şeyler yaparsan kabul görmez doğal olarak. Avrupa şiiri ile kıyaslayıp orada da büyük şairler çıkmıyor demek çok yanlış. Avrupa'ya baktığınız zaman gençleşemeyen bir toplum olduğunu görüyorsunuz, bunun edebiyatta da yansıması oluyor. Fransız edebiyatında aşağı yukarı otuz senedir benim heyecanla okuyabileceğim bir roman olmadı. Neden çıkmıyor, çünkü, muhtevası yok, gelişme bitmiş artık, o geçmişi korumakla uğraşıyor.

Eleştirmenlerin etkisi ne ölçüde?

Bu bakımdan Ataç'ın üzerinde çok daha tartışılır. Çünkü, Ataç, Nazım Hikmet şiirinin silinmesi ve onun yerine Garipçilerin şiirinin resmi Türk şiiri olması için çok savaş vermiştir. Eleştirmenlerin çoğunda olduğu gibi onun da yargılarında duygusallık vardı, eleştirmen duygusal olmaz. Ataç, böyle biriydi, yazdığı kişi onun tersine gittiyse onu yerden yere vurabilirdi. Mesela Fethi Naci benim arkadaşım, diyelim senin yazılarını çok beğendiğini söylüyor, eğer onun hakkında ters bir laf edecek olursan hemen fikrini değiştiriverir. Fethi Naci'yi ben kişisel olarak çok severim, Türkiye'de zaten doğru düzgün eleştiri yapan bir tek Fethi Naci var, başka da istesen bulamazsın zaten. Eleştirmenden çok, incelemeci var. Eleştirmen başka bir şeydir, o Naci'de daha çok var. Memet Fuat eleştirmenden çok incelemecidir. Memet Fuat da duygusaldır. Pınar Kür 'Yarın Yarın' kitabını yayınlanmak üzere Ankara'da bana getirmeden önce Memet Fuat'a vermiş, Memet Fuat onun kötü bir yazar olduğunu, iyi hikayeci olamayacağını, hatta hiçbir şekilde roman yazmaya teşebbüs etmemesi gerektiğini söylemiş. Ondan sonra kitabını götürdüğü birçok yayınevi kitabını yayınlamamış.. Bunun üzerine Hilmi Yavuz "Ankara'ya git Attila İlhan'a göster, bunu yayınlarsa o yayınlar" demiş. Bana geldi, yayıneviyle kavgalı olduğunu söyledi. Niye kavgalısın, diye sorduğumda, onlara bir çeviri yapmıştım parayı alamadığım için kavga ettim dedi. Kitap çok güzeldi, sadece ismini değiştirdik. Bir de kitabın birçok yerinde kadın kelimesi kullanılacağına karı kelimesi kullanılmıştı, bunları değiştirdik. Kitap bir sürü baskı yaptı ve çok beğenildi. Memet Fuat, roman aleyhinde adeta bir kampanya açtı. Ben şair olduğum halde onlar kadar duygusal değilimdir. Çünkü ben önce solcu sonra şair oldum.

Bir tartışmanın ardından Ataç'a kitaplarınızı imzalayarak gönderdiğinizden söz edilir.

Gönderdim ve hâlâ da gönderirim. Ben bunu bir tartışma vesilesiyle yaptım, yine de yaparım. Benim 1946 yılında CHP Şiir Armağanı'nda ikincilik ödülünü almamda Ataç'ın çok önemli bir rolü vardır, ben bunu biliyordum. "Duvar"ı yayınladığımda Ataç beni göklere çıkardı ama solcu olduğumu bilmiyordu. Yavaş yavaş tehlike azaldıkça ben öbür konulara girmeye başladım. Ataç sinirlendi, kendi alanında da zor duruma giriyordu, çünkü bir solcuyu övmüş oluyordu. Buradaki tavır politik tavırla ilgili. Hakaret etti bana, ben de bu yüzden kitaplarımı kendisine gönderdim, sizin bana çok yardımınız oldu ve ben size hâlâ saygı duyuyorum, anlamına geliyordu bu.

Gerek yazı ve şiirlerinizde kullandığınız dil gerekse bu konudaki düşünceleriniz çokça eleştirilmiştir. Zaman zaman da 'Dil Devrimi'ne karşı oluşunuz gündeme getirilir?

Türkiye'de dil devrimi diye yapılan şey yanlış anlaşılmıştır. Dil birikimi içerisinde, ülkenin ümmet döneminden gelen kalıntılar bulunur, bu o dilin tacize uğradığı anlamına gelmez, bunun ispatı çok kolay. Fransızca, Fransız milletinin dilidir ama bunu kurcalamak lazım, Fransızca nereden çıktı? Hıristiyanlığın kabulünden sonra Yunanca ve Latince Batı'nın ümmet dili oldu. Milli devlete dönüştükleri zaman kendi dillerini yarattılar. Aslında Fransızca kötü bir Latincedir, Fransızca'nın % 85'i Latince kökenli kelimelerdir. Latince Hıristiyanlığın dilidir. Bunların dışında da diğer kavimlerden etkilenmiş bir dile sahiptirler. Fransız Akademisi Fransızca üzerine titrer. Akademi'deki birinin, dilimizden Latince ve Yunanca kelimeleri atalım dediğini, hiç duydunuz mu? Kimse böyle bir laf demez, çünkü, 118 kelimeleri kalır geriye. Bir milletin dili diğer dillerle olan etkileşimlerin sonucu ortaya çıkar. Bunu bize uygularsak; biz Doğu toplumu olduğumuz için Müslüman dairesi içerisindeyiz, bu daire içerisindeki diller de Farsça ve Arapça'dır. Farsça, Arapça'yla evlidir. Orta Asya'daki Türk topraklarında Arapça ve Farsça son derece doğal sayılmaktadır. Dil kendi akışı içinde değişmeli... Gecekondu kelimesi, kaptıkaçtı ne güzel uydurulmuştur. Kaptıkaçtı kelimesi '30'lu yıllarda ilk olarak otomobilden büyük, otobüsten küçük vasıtalar için kullanılmıştır. Duraklarda beklemediği için halk arasında adı 'kaptıkaçtı' oldu.

Aruz Edebiyat

****************************************************
Prof. Dr. İsmail Çetişli

Bu inceleme, Prof.Dr. İsmail Çetişli tarafından sitemizde yayınlanmak üzere gönderilmiştir.
Attilâ İlhan B.S.K.V



Attilâ İlhan´ın Vefatının Basındaki Akisleri


Attilâ İlhan, 11 Ekim 2005 Salı akşamı, saat 22.15 sularında Kanlıca'daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Böylece 15 Haziran 1925'te Menemen'de başlayan seksen yıllık bir hayat, "an geldi", bir sonbahar akşamı "ebruli nurlarla" gelen ölüme yenik düştü. Şairin naşı, 13 Ekim Çarşamba günü KanalTürk, Atatürk Kültür Merkezi ve Teşvikiye Camiinde, sevenlerinin oluşturduğu büyük kalabalıklarla son kez buluştu. Ardından da mensubu bulunduğu toplumun geleneklerine uygun bir biçimde ebedî istirahatgâhı Âşiyan mezarlığına defnedildi.

Attilâ İlhan'ın ölümü, kendi ifadesini doğrularcasına gerçekten "büyük bir şaşaa" oldu. Televizyonlar onun vefatını, flaş haber başlığı altında seyircilerine duyurdu. Haber programları neredeyse bütünüyle ona ayrıldı. Birçok televizyon kanalında onun hakkında programlar yapıldı. Öte yandan yazılı basında birkaç gazete şairin ölümünü sürmanşetten verdi. Neredeyse eli kalem tutan hemen herkes, şair hakkında bir şeyler yazdı. Gençlik günlerinden zihinlerde kalan mısralar, yeniden hayat bulup dudaklara döküldü. Hatıralar, tozlu zaman raflarından indirilip bir kez daha yâd edildi.

12-18 Ekim 2005 tarihleri arasındaki bir haftada, ulusal gazetelerde Attilâ İlhan ile alâkalı 100 civarında yazı yayımlandı. Vakit'ten Hürriyet'e, Yeniçağ'dan Radikal'e, Zaman'dan Milliyet'e, Yenişafak'tan Star'a, Yeni Asya'dan Bugün'e, kadarki birçok gazetenin köşe yazarları (Arslan Bulut, Altemur Kılıç, Sevinç Çokum, Mehmet Niyazi, Ali Bulaç, Ergun Göze, Beşir Ayvazoğlu, Ömer Lütfi Mete, Sabahat Emir, Hasan Celal Güzel, Namık Kemal Zeybek, Hilmi Yavuz, Taha Akyol, Fehmi Koru, Engin Ardıç, Güneri Cıvaoğlu, Derya Sazak, Mehmet Barlas, Şakir Süter, Hasan Pulur, Hasan Cemal, Doğan Hızlan, Cengiz Candar, Ahmet Hakan, Can Dündar, Atlan Öymen, Zülfü Livaneli, Kürşat Bumin, Hadi Uluengin vb.), Attilâ İlhan'la ilgili duygu ve düşüncelerini dile getiren yazılar kaleme aldılar.
Attilâ İlhan'ın vefatı sebebiyle yazılı ve görsel basının, köşe yazarlarının ve kamuoyunun gösterdiği olumlu tepki, hiç şüphesiz pek çok bakımdan önemli, anlamlı ve sevindiriciydi. Bunlardan birincisi Attilâ İlhan'la ilgiliydi ve onun bir şair, romancı, senarist, köşe yazarı ve aydın olarak geniş kitlelerle ne ölçüde diyalog kurabildiği, kendini kabul ettirebildiği ve sevdirebildiğiydi. Zira şaire gösterilen, bırakın herhangi bir sanatkârı, sıradan insanların bile hayallerini süsleyen ve son yolculukta olsun tezahür etmesi beklenilen büyük bir sevgi ve ilgi hâlesiydi.

İkincisi ise, yazılı ve görsel basının, köşe yazarlarının ve kamuoyunun bir sanatkârın ölümü karşısında gösterdikleri duyarlılıkta somutlaşan sanat/edebiyat ile ilgiliydi. Söz konusu duyarlılık karşısında, demek ki hayatını edebiyata adamış bir sanatkârın da değeri varmış diye düşünmekten kendimizi alamadık. Gördük ki, televizyon kanalları, isterlerse pembe diziler, televoleler, spor dedikoduları gibi önemli (!) programlardan arta kalan zamanlarını, bir şaire ayırabiliyorlarmış. Demek ki, edebiyat dünyasında sık sık duyduğumuz "Şiir öldü mü?", "Roman ölüyor mu?" soruları, pek gerçeği yansıtmıyormuş.

"Attilâ İlhan'ın ölümü üzerine medyanın gösterdiği ilgi, yalnız onun adına değil edebiyata ve edebiyatçıya gösterilen sevgi ve saygıyı simgelediğinden üzüntü ile teselliyi bir arada yaşattı bana. Televizyonlar canlı yayın yaptı, ana haber bültenlerinde ilk haber oydu, konuşmalarından, şiirlerinden bölümleri kendi sesinden dinledik. Dün gazeteleri taradım, onun yer almadığı tek bir gazeteye rastlamadım. Türkiye, şairini, şiiri seviyor diye yazmaya karar verdim. Edebiyatın varlığını görmezden gelmiyorlar yargısına vardım." (Doğan Hızlan, Hürriyet, 13 Ekim)

"Şairin hiç olmazsa "manşetlerde öldüğü" bir ülkede umut vardır yine de. Her çocuk, her genç "birazcık şair" iken her büyüğün şiirden, duygudan nasıl böyle uzak yaşayabildiğine şaşarsın ya. O çocukların nasıl bu büyükler olabildiğine filan. Yine de umut vardır." (Umur Talu, Sabah 13 Ekim)
Bu yazıdaki asıl amacımız, Attilâ İlhan'ın ölümü üzerine farklı isimlerin çeşitli gazetelerde yazdıkları 100 civarındaki köşe yazısını genel bir değerlendirmeye tâbi tutmak, bundan elde edebildiğimiz sonuçları okuyucularla paylaşmak olacaktır.

Okuma imkânı bulabildiğimiz köşe yazılarının önemli bir kısmı, şairin ölüm haberinin doğurduğu şaşkınlık ve onu kaybetmenin üzüntüsünü ifade ekseninde şekillenmişti. Attilâ İlhan hakkında herhangi bir değerlendirme veya olumlu-olumsuz eleştiri ihtiva etmeyen bu yazılar, yoğun bir santimantalizmle yüklü birer "mersiye" niteliğindeydiler. Söz konusu yazılar, büyük çoğunlukla, bir hatıra ekseninde vücut bulmuşlardı. Bu noktada şu tespitimizi söylemeden geçemeyeceğiz. Hatıralarını bizimle paylaşma hususunda bir hayli cömert olan köşe yazarlarımızın Attilâ İlhan'la ilgili ne çok da hatıraları varmış meğer.

Çeşitli hatıralardan hareketle kaleme alınmış santimantal yazılar, bazı köşe yazarları tarafından sert bir biçimde eleştirildi. Söz konusu yazılarda sergilenen tavır, "ölü sevicilik", "amigoluk" veya "timsahın gözyaşları" olarak nitelendirildi. Meselâ Cumhuriyet'ten Zeynep Oral, medya ve basının tutumunu "riyakârlık" olarak değerlendirdi. "Ah evet, tüm medyamız, basını, yayını, hepsi birden, hep beraber, sayfalarını, saatlerini ona ayırmakta kıyasıya bir yarışa girdiler... Günah çıkarmak mı? Vicdan rahatlatması mı? Nedir bu? Bugüne dek Attilâ İlhan'ın bir düşüncesine, bir sözüne, bir eleştirisine, bir dizesine kulak vermemiş olanların bu tutumları size de riyakârlık, iki yüzlülük gibi gelmedi mi?"

Yeni Şafak'tan Fehmi Koru da eleştirilerini hemen hemen aynı noktada yoğunlaştırdı. "Attilâ İlhan şânına uygun bir dizi törenlerle toprağa verildi. Gazetelerde vefatı üzerine sayfalar dolusu değerlendirme yazıları çıkıyor. Arkasından göz yaşı döken, ya da üzülenlerin bazısı elbette samimi sevenleri; ancak bir bölümünün hali için ancak 'timsahın gözyaşları' benzetmesi kullanılabilir." (Yeni Şafak, 14 Ekim)

Yeni Asya'dan Serdar Murat ise, "İslamî medya"nın "Kemalis-sosyalist" çizgidekilerle yarışa kalkışmasını, "şuur noksanlığı" olarak nitelendirdi ve eleştirdi. "Ülkenin önemli bir şairi hayatını kaybetmişse, elbette ki onunla ilgili düşünceler ifade edilir. Hatta bu, bir şairin ve ölünün arkasından olacak kadar nezih olmalıdır. Ancak bu hiçbir zaman eleştiri çizgisini terk edip, büsbütün bir Attilâ İlhan amigoluğuna dönüşmemeliydi. Özür dileyenler, itirafta bulunanlar, yas tutanlar. Yapmayın Allah aşkına. Attilâ İlhan için döktüğünüz satırların tek birini, Hazret-i Peygambere, Mehmetçiğin kanını hediye olarak götüren İkbal'in çocuklarına ayıramaz mıydınız?" (Yeni Asya, 17 Ekim)

Bunun dışındaki köşe yazılarının ortak tarafı, -zaman zaman yine hatıralara yaslananlar bulunsa da -Attilâ İlhan'ın kişiliği, fikirleri, sanatı ve eserleri hakkında belli bir tanıtma ve değerlendirme ihtiva etmeleriydi. Bu yazılar, kanaatimizce hem okuyucu hem de şair için çok daha değerliydiler. Çünkü içeriklerinde "Kimdir Attilâ İlhan?" sorusuna şu veya bu ölçüde cevap taşımaktaydılar.

"Kimdir Attilâ İlhan?" sorusuna en genel manada verilen cevaplara baktığımızda, köşe yazarlarının onu bir takım sıfatlar çerçevesinde anlatmaya çalıştıklarını gördük. Bu sıfatlardan bazıları, çoğunluğun üzerinde ittifak ettiği nitelikleri vurgulamaktaydı. Öte yandan bazı sıfatlar ise birbirine yüzde yüz zıt nitelikleri ifade etmekteydi. Bu durum, daha ilk plânda yazarların Attilâ İlhan karşısında iki gruba ayrıldıklarının ispatıydı. Köşe yazarlarımızın Attilâ İlhan için kullandıkları belli başlı sıfatlar şu şekilde sıralanabilecektir: "büyük şair, usta şair, gerçek şair, romantik şair, aşkların şairi, büyük usta, büyük üstat, Türk edebiyatının çok büyük bir değeri, Cumhuriyet sonrası dönemin en büyük şairlerinden biri, Cumhuriyet döneminin en etkili ve özgün şairlerinden birisi, 'nev'i şahsına münhasır' bir şair ve yazar, son elli yılın en büyük yazar ve düşünürü, büyük bir edebiyat ve fikir adamı, düşün adamı, Kemalist, Kuva-yı Milliyeci, Türk Milliyetçisi, dürüst ve namuslu aydın, vatansever aydın, fevkalade bir Türk aydını, hakiki bağımsız aydın, çok yönlü ve çok boyutlu bir insan, kanaat önderi, kaptan, Yalnız Şövalye, idol, müstehzi ve narsisist."

Yukarıdaki sıfatlarda olduğu gibi, Attilâ İlhan'ın şu veya bu ölçüde tanıtan, değerlendiren ve eleştiren yazıları kendi içinde üç gruba ayırmak mümkündür. Bunlar:

1- Attilâ İlhan'ın sanatı ve sanatkârlığından bahseden yazılar,
2- Attilâ İlhan'ın düşünceleri ve düşünürlüğünden bahseden yazılar,
3- Attilâ İlhan'ın karakterinden bahseden yazılar.


1- Attilâ İlhan'ın Sanatı ve Sanatkârlığı
Attilâ İlhan'ın ölümü üzerine kaleme alınan 100 civarındaki yazıda, yazarların büyük bir çoğunluğu, onun sanatı ve sanatkârlığı üzerine yoğunlaşmışlardır. Attilâ İlhan'ın sanatı ve sanatkârlığı denilince de, -zaman zaman çok yönlülüğü vurgulanmış olsa bile- ilk anda akla gelen şairliği ve şiirleri olmuştur. Hatta -Özdemir İnce'nin tespitiyle söylemek gerekirse- şairliğindeki göz kamaştırıcılık, onun diğer yönlerini önemli ölçüde gölgelemiştir. Şu hüküm rahatlıkla söylenebilir; Attilâ İlhan'ın ölümü üzerine yazılı ve görsen basının, kamuoyunun ortaya koyduğu ve çok az sanatkâra nasip olan büyük alâkanın arkasında, onun bir şair olarak kaleme aldığı şiirler vardır. Nitekim -birkaç istisna dışında- hemen her kalem sahibi, onun şiirlerine olan hayranlığını, zihninde ondan birkaç şiir veya mısra sakladığını ifade etme lüzumu hissetmektedir. Yukarıda onun için sıralanan sıfatlar da, Attilâ İlhan'ın hangi yönüyle tanındığını açıkça ortaya koyar. Kısacası Hasan Pulur'un tespitiyle söylemek gerekirse, "Attilâ İlhan şudur, budur, odur ama, "O" önce şiirdir, şairdir."

Attilâ İlhan, kamuoyu ve köşe yazarları tarafından -bir hayli eksik de olsa- daha çok "aşk şiirleri" ile bilinir ve hatırlanır. Pek çok kişi gençlik yıllarında, onun aşk şiirleriyle sevgililerine hitap etmiş, duygularını onun mısralarıyla dile getirmiştir. "Türkiye''de başında kavak yelleri esip de aşk ateşine düşen gençlerin çoğunluğu onun şiirlerini, bir türlü itiraf edemedikleri sevgilileri için okurdu. (…Wink O aşkların şairi idi." (Yavuz Selim Demirağ, Yeniçağ, 16 Ekim)

Doğan Hızlan'a göre Attilâ İlhan, şiiri kitlelere yaymış, popülerleştirmiş; ancak popüler olmakla nitelikli olmayı birleştirmiş bir şairdir. Can Bahadır Yüce de, Attilâ İlhan'ın ölümüyle, Türk şiirinin "sokaktaki adama inebilmiş, kitlelere mal olmuş son şairini" kaybettiği kanaatindedir. Haluk Şahin'e göre, Türkiye'nin asıl büyük kaybı, şair Attilâ İlhan'ın ölümüdür. Zira o, yaşadığı dönemin gençlerinin duygusal eğitimini gerçekleştirmiş; bu yönüyle son elli yıllık şiirimizi etkilemiştir. Hüsrev Hatemi'ye göre ise, Türk şiirinde XX. yüzyılın birinci yarısını Yahya Kemal, ikinci yarısını da Attilâ İlhan doldurmuştur.

"Cumhuriyet döneminin en etkili ve özgün şairlerinden birisi" tespiti, Türker Aklan'a aittir. Aklan değerlendirmelerine şöyle devam eder: "Kendine özgü dili, benzetmeleri, alışılmadık ve çarpıcı imgeleri, sıcaklığı, onu kendi başına bir ekol haline getirdi. Hem Divan şiirinden, hem Fransız edebiyatından esinlenmesi, ülkemizde yaşayan günümüz insanının ruhuna nüfuz etmesini engellemedi, belki de tam tersine, kolaylaştırdı. Sanatta zıtların birliğini sağlamak önemliyse, bunu büyük ölçüde başardı. Her konuda kendi sentezini yarattı, kendi formülünü geliştirdi. Büyük sanatçılar kuşağından bir şairdi." (Radikal, 13 Ekim)

Beşir Ayvazoğlu'nun Attilâ İlhan hakkındaki kanaati, "ses yaratan şairler cinsinden" olduğu istikâmetindedir. "Edebiyatta gelip geçici modalara pek iltifat etmemiş, 1940'larda şiiri alelâde nükteye indirgeyen Garip hareketine karşı da, İkinci Yeni'ye karşı da en etkili mücadeleyi o vermişti. (...) 'Ses' yaratan şairlerdendi. Hep kendi şiirini yazdı. (...) Tıknefes değildi; erkek sesli, geniş ilhamlı, büyük soluklu bir şairdi. Sosyalist Gerçekçilik iddiasına rağmen, kelimenin asıl mânâsında bir romantikti. (...) Hiç şüphesiz, Attilâ İlhan, aynı zamanda güçlü bir aşk şairiydi. Ve hakikaten okunur ve dinlenir şiirler yazmıştı. Mır mır eden mıymıntı bir şiir değildi yazdığı, "ses"i vardı." (Tercüman, 13 Ekim)

Can Bahadır Yüce, 1950'den günümüze uzanan Türk şiirindeki her kuşağın üzerinde tesirleri bulunan Attilâ İlhan'ın, şair olarak tek bir çerçevede değerlendirilemeyeceği, dönem dönem yaklaşmanın daha isabetli olacağı kanaatindedir. Ona göre, "kentli insanın modernizm karşısında duyduğu örtük öfkeyi ya da "uzaktaki beyaz kadın" imgesiyle beslenen umutsuz aşkları benzersiz bir ustalıkla dile getiren Attilâ İlhan şiiri, kıra indiğinde biter." (Zaman, 13 Ekim)
Siyasî düşünceleri ve romanlarını beğenmeyen Ahmet Kekeç, Attilâ İlhan'ın daha ilk dönem eserleriyle "iyi şair" sıfatını fazlasıyla hak ettiğini belirtir.

Kekeç'e göre Türk şiirinde, İkinci Yeni'yle birlikte, bir Mavi ve Attilâ İlhan dönemi vardır. Sami Hocaoğlu, pek çok yönüyle kıyasıya eleştirdiği Attilâ İlhan'ın şairliği karşısında saygıyla eğilme lüzumu hisseder. "Şairliğine kim söz edebilir? Divan edebiyatıyla Türk halk edebiyatının imbiğinden damıtarak kotardığı kendine özgü şiir dilini, kaç şairde bulabiliriz? (...) Hey gidi usta hey! "An gelir.. Attilâ İlhan ölür" ha? İşte öldü. Ondan geriye ölümsüz mısralar kaldı." (Yenişafak, 14 Ekim)

Fatih Altaylı, Oray Ergin ve İbrahim Kardeş gibi bazı köşe yazarları, şair Attilâ İlhan'ı beğenmez ve onu bu yönüyle eleştiriler. Oray Ergin, Attilâ İlhan'ın şiirlerini "piyasa malı" olmakla suçlar. "Şiirlerine eleştirisi, piyasa malı olmasındandır. Bir şiirden bir mısra, bir şarkı sözünün bir dizesinden bile daha klişe olabiliyorsa, o şairi masaya yatıramayacak mıyız?" (Akşam, 16 Ekim)

Attilâ İlhan'ın sanatkârlığından bahseden yazılarda sıkça vurgulanan vasıf, onun çok yönlülüğüdür. Bu çerçevede gündeme getirilen ikinci yönü, romancılığıdır. Ancak Attilâ İlhan'ın romanları ve romancılığını ciddi manada değerlendiren ve eleştiren yazı bulmak mümkün değildir. Söz konusu suskunluk akla şöyle bir soru getirir: Acaba köşe yazarlarımız bütün dikkatlerini Attilâ İlhan'ın şiirlerine mi verdiler; yoksa romanlarını okumaya zamanları mı olmadı?

Doğan Hızlan'a göre, üzerinde yeterince durulmamış olsa da, Attilâ İlhan "iyi" romanlar yazmış "iyi bir romancı"dır. Hâlbuki Zeki Coşkun, Engin Ardıç ve Ahmet Kekeç, Attilâ İlhan'ın romancılığı ve romanlarına olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşırlar. Bunlardan Ahmet Kekeç, şair olarak takdir ettiği Attilâ İlhan'ın romancılığını, eserlerindeki "militarist ve halaskâran ruh" sebebiyle beğenmediğini belirtir. Zeki Coşkun, romancı Attilâ İlhan'ın şair Attilâ İlhan'ı tükettiği kanaatindedir. Çünkü romancı Attilâ İlhan, birtakım teknik yeniliklere birlikte "tezli roman"da kalmış, bir yığın aykırı soruya rağmen tezinde "egemen ideoloji"nin sınırlarını aşamamış, kahramanlarını da, sahibinin sesi olmaktan kurtaramadığı için kuklalaştırmıştır.

"Galiba gençliğimin şairini, romancı Attilâ İlhan bitirdi. Şiirindeki o kozmopolit ve içli, sorularındaki marjlarda dolaşan külyutmaz, atak, alafaranga-alaturka karışımı, özgüven dolu o yüksek ses orada, romanlarında da vardı. Üstelik, yazıldıkları dönem için Türk romanında pek olmayan 'numara'lar da vardı romanlarda. Sinemadan ithal paralel kurgular, geri dönüşler, gerçek ve kurgusal belgeler falan... Ama bu artılarına karşın romancı Attilâ İlhan, bir bakıma kendi büyüsünü bozuyordu. En azından benim için. (…Wink Attilâ İlhan'ın romanları, en düz anlamıyla 'tezli roman'lardır. O tez de, bütün her türden mevcut ortodoksiye aykırı sorulara, imgelere, yaşantılara vd vd.'lerine karşın, hatta onlarla beraber, egemen ideolojinin içindedir, oradan yana çalışır." (Radikal, 14 Ekim)

Engin Erdıç, şiirdeki imgeciliği romanda da devam ettirmesi, cinsel karmaşayı herkese mal etmeye kalkışması ve "Osmanlıca yazması" yüzünden Attilâ İlhan'ın romanlarını beğenmez. "Çok büyük bir şairdi, romanlarını da şiir gibi yazdı. Böylece ortaya çok iyi yazılmış, çok keyifle okunan kötü romanlar çıktı. "İmgecilik" şiirde mükemmeldi ama romana gitmiyordu. "Bazı" kişiler için geçerli olan cinsel karmaşayı herkese sıvamaya kalktı, bunu tuttu bir de politikaya yapıştırdı; romanlarında bütün batı işbirlikçileri cinsel sapıklardı, bütün Kemalistler de birbirlerini saf ve temiz bir aşkla seviyorlardı! "Dönem tadı" versin diye tuttu Osmanlıca yazdı." (Akşam, 15 Ekim)

Attilâ İlhan'ın çok yönlü sanatkârlığı, -şairliği, romancılığı ve senaristliği dışında- maalesef, söylendiği çerçevede yansımaz köşe yazılarına.

b- Attilâ İlhan'ın Düşünceleri ve Düşünürlüğü

Şair Attilâ İlhan, özellikle son yıllarda düşünceleri, düşünceye dayalı eser, yazı ve konuşmaları ile kamuoyunun gündeminde önemli bir yer işgal etmiş; çeşitli tartışmalara sebep olmuştur. Kendisi de, "Mütefekkir Attilâ İlhan, şair Attilâ İlhan'ı beğenmez" cümlesiyle bu yönünü öne çıkarmak istemiştir. Nitekim ölümü üzerine kaleme alınan köşe yazılarında üzerinde en çok durulan konu, Attilâ İlhan'ın düşünceleri ve düşünürlüğü olmuştur. Hemen belirtelim ki, bu konuyu gündeme getiren yazarlar, Attilâ İlhan'ın düşüncelerine katılıp alkışlayanlar ve reddedip eleştirenler gibi çok açık iki gruba ayrılırlar. Bir gruba göre, Sosyalist-Marksist olarak bilinen Attilâ İlhan, hiçbir zaman örgütlü Marksist hareket içinde yer almamış bir "dönek"tir. Ümmet kültürünü savunmak, karşı devrimci ve reformist olmak, Amerikan tesirinde kalmak, hatta casus ve hain olmak, bu grubun ona yönelttiği diğer suçlamalardır. İkinci gruba göre ise Attilâ İlhan, kimi zaman Kemalist, kuvva-yı milliyeci, milliyetçi; kimi zaman da "iflah olmaz bir komünist"tir.

Fikret Bila yazısında, Attilâ İlhan'ın düşünce yönünü genel çizgileriyle değerlendirir. Yazarın bu değerlendirmede ulaştığı netice; kendine has bir solculuk, Atatürkçülük ve ulusalcılıktır. Attilâ İlhan, hiçbir zaman örgütlü bir siyasî yapılanmanın içinde yer almamış, şablonculuktan uzak durmuş, bağımsız ve sentezci olmayı tercih etmiştir. "Hangi?" sorusunda somutlaşan sorgulayıcı ve eleştirel tavrı, onun önemli bir yönünü teşkil eder.
"Attilâ İlhan'ın siyasî fikirleri tartışılır. Sultan Galiyev yakınlığı, üçüncü dünyacılığı, İnönü karşıtlığı, son dönem Avrasyacılığı, sol düşünce dünyasında tümüyle kabul görmemiştir. Ancak bu yaklaşımlarında da yine şablonculuktan çok bir sentez arayışı hâkimdir. Nedeni kompleks olan bir Batıcı değildir. Bir Doğu-Batı sentezcisidir. Asıl katkısı yöntemdir. Sorgulayan, araştıran, kuşku duyan, aklı eleştirel kullanan bir düşünce adamıdır." (Fikret Bila, Milliyet, 13 Ekim)

Taha Akyol, kaleme aldığı iki yazısında da Attilâ İlhan'ın fikirleri üzerinde durur. Yazara göre, "edebiyat dünyamızın büyük isimlerinden" olan Attilâ İlhan, aynı zamanda "fikir dünyamızın da büyük bir ismi"dir. Hatta onun edebî eserlerini "özgün" yapan da onun bu fikir ve kültür yönüdür. Attilâ İlhan "ulusal kültür sentezi" peşinde olan "sıkı bir Kemalist"tir. Bu yönüyle o, sağ ve soldan geniş kitlelere ulaşabilmiştir. Ancak edebiyat ve kültür alanındaki "geniş vizyonuna rağmen" siyasî düşünceleri temelsizdir. Çünkü "siyasî görüşlerinde,"antiemperyalizm"le özdeş saydığı 'Üçüncü Dünyacılık'tan kurtulamadı. Bu takıntı ile, "Galievci bir Gazi Paşa" şablonu yarattı, İnönü'ye haksız saldırılarda bulundu; 1938 sonrasında "emperyalizm"e teslim edilmiş bir Türkiye resmi çizmek için komplo teorileri kurdu! (...) İlhan kendi "emperyalizm" teorisine göre Cumhuriyet tarihini kurgulamakla kalmadı bu yüzden Türkiye'nin geleceğini de Üçüncü Dünya'da aradı." (Milliyet, 14 Ekim)

Cengiz Çandar, Kürşat Bumin ve Hasan Cemal, Attilâ İlhan'ın sanatkârlığını takdir etmekle birlikte düşüncelerine katılmadıklarını belirtip onu bu yönüyle eleştirirler. Bununla birlikte Attilâ İlhan'ın, asıl sanatkârlığı ile değerlendirilmesi gerektiği hususuna vurguda bulunmaktan geri durmazlar.
"Ömrünün 1949-1951 yılları arasına sığan iki yılında edindiği "Fransız Marksizmi" ile kendine özgü bir "Atatürkçülük" bulamacının, bugünün dünyasında yol gösterici olduğunu söyleyemem. Kendi sınırlı tarihi deneyimine fazlaca sıkışmış gibi gelirdi siyasî görüşleri. (…Wink Ama, tarihte Attilâ İlhan adı için silinmez bir iz bırakacak olan bunlar değildi elbette. Kalıcı olan, romanları ve şiirleri idi. Özellikle, zamana direnen, her daim geçerli iç dünyaları, dilimizin ustaca dışavurumuyla kuşaktan kuşağa geçirebilen şiirleri. O nedenle, önemli ve büyük edebiyat şahsiyetlerinin siyasî görüşleriyle değerlendirilmesi ve ölçülmesi doğru olmasa gerek." (Cengiz Çandar, Bugün, 12 Ekim)

"Attilâ İlhan iz bırakarak gidiyor; şiiriyle, romanıyla, siyasal çizgisiyle kalın bir iz bırakarak... (...) Yaslandığı devlet ve milliyetçilik anlayışının demokrasiyle örtüştüğünü savunmak pek öyle kolay değildir. Olabilir. Benimsemiş olduğu siyaset çizgisinin, Attilâ İlhan'ın edebiyatımızdaki yerine, iyi şairliğine, romancılığına gölge düşüreceğini sanmıyorum." (Hasan Cemal, Milliyet, 13 Ekim)

Engin Ardıç ve Mehmet Ocak'tan çok daha eleştireldirler yazılarında. Bunlardan Engin Ardıç, Attilâ İlhan'ın son yıllarda hem sanatı hem de düşünceleri itibariyle sözünün bitmesinden ötürü kendini tekrar ettiği, sığlığa düştüğü ve şablonculuğa saplandığı iddiasında bulunur.
"Geçen gün değil de, diyelim yirmi yıl önce ölseydi, yakınları, sevenleri elbette daha çok şey yitireceklerdi, ama Türkiye daha kazançlı çıkacaktı. Çünkü lafı bitmişti. Çünkü abuklamaya başlamıştı.(…WinkO büyük adam son yıllarında saçmalıyordu. Her büyük sanatçının "dönemleri" vardır, ben onun "ellili ve altmışlı yıllarını" severim. Sonra gitti, sığlığa sapla