Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: İMRÜL KAYS VE MUALLÂKASI
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
İMRÜL KAYS VE MUALLÂKASI
KAFİYENİN EFENDİSİ

------İmrü’l Kays ve Muallâkası Gülceleşti bir zamanda...
------Demiştim ya hani: "Çıkınımda şiir gizli"...

Durun!
Durun hele,
Orada durun!


Çöl boyu uzanan yerler arasında,
Dahul’den Havmel’e, Tudıh’tan Mikrat’a…
Dalgalı kumların azalıp inceldiği,
Sevgilinin yurdunda;
Sıktu’l Liva’da
Silinmemiş izler,
Yaşıyor hatırası daha.
Sizler,
Hepiniz, sizler
Durun!
Durun hele,
Orada durun!

Durun ki;
Anarak adını sevgilinin,
Yana döne dolaşalım.
Durun, durun ki,
Hasretinin ateşiyle,
Yana söne ağlaşalım.


Siz, ey! Kalabalıklar içinden çıkmış kalabalıklar;
"Ölü gözünde yaş, buz dağında su..."
Ağlamak nedir? Gözyaşı dökmek…
..............Bilemezsiniz doğrusu!
Susun!
Susun,
..............Ben ağlayacağım!

Biliyorum,
Ne kadar uğraşırsa uğraşsın güney rüzgârları,
Sevdiğimin ayak izlerini yok etmeye!
Nafiledir biliyorum;
Benden yanadır kuzeyden esen yel,
İnadına güneyin...
Deli poyrazlar içimde üryan,
Mor bulutları ellerimle bağlayacağım;
Durun ve susun!
................Ben ağlayacağım!..

Görürsünüz,
Kar ceylanlarının hüznünü
Göl yeşilinde,
Çöl sarısında...
Terk edilmiş harabelerde ıslak sesim,
Kök boyası nakışlarda bir duvar,
Yarısı silinmiş bir resim…
Ayrılık sabahında yüklerini denkleyen
Ebu Cehil karpuzu oyar gibi,
Gözyaşı döken ilk adresim...
Gittiler,
Göçüp gittiler birer birer
Ahbap, dost, yâran!
Mugaylan ağacıyım sanki, gölgesiz…
Ve siz
Süslü püslü urbalar içinde
Cadde Cadde yürürsünüz...
Ben, bir hatıranın bin ışığında kan, revan
Beni böyle görürsünüz...

"......Helâk etme kendini,
.......Sabırlı ol, metin ol !"
Arkadaş sesleri, işte
Bineklerin üstünde.
".......Toparlan biraz,
........Yeter ağladığın!
........Afâkı kapladı geceleri hıçkırığın..."
Diyorlardı,
Diyorlar...

Ne bilsinler?
Bilemezler ki;
Çarem, dermanım, şifam
Gözyaşımda gizlidir!
Ne bilsinler?
Bilemezler ki,
Âşıklar bulutlarla sözlüdür!

Fakat
Yer yer silinip giden
Bu izlerin yanında,
Ağlamak neye yarar?
Efkârımın şehrini kurarım kumul tepelere;
Acı acı esersiniz,
Siler süpürürsünüz...
Sonra da ceylanların düşlerini
Çöl sarısında,
Göl yeşilinde
Düşünürsünüz...

Diyeceğim şu ki;
Gizliden gizliye hâlime bakıp,
Boşuna gülüşürsünüz!..

Hey ki hey!
Gönül hey!
Kinde hükümdarlarından
Hâris oğlu Hücr’ün evlâdı,
İmrül Kays hey!

Yani ben,
Yani Esedoğulları üstüne
Korkusuzca yürüyen,
Jüstinyanus’un şeref misafiri,
Istırabın türküsü,
Kaside’nin pîr’i
Kafiyenin Efendisi, ben...

ANADAN ÜRYAN KIZLAR

Zehirli elbiseyle
Soyulsun baştanbaşa derim.
Asılmasın duvarına Kâbe’nin,
Yedi kez yedi yerde kalsın şiirlerim…
Yağmalansın Mısır ketenlerinden Sukû Ukâz,
Taif yansın, sökülsün o kutlu dört ay, şom takvimlerden!
Yağsın öksüz karanfiller, yağsın öksüz panayırlara gökten!

Bu dağın eteğinde yatan bir prenses beni bekler;
Üç adım Ankara’ya, İdris Dağı işte bu yer!
Komşum olan kadın, yolum sana çok yakın;
Duracağım, durdukça İdris Dağı,
Yanımda duracaksın sen de!
Gariplerin garibi,
Akrabayız bak...

Bak!
Bak ve gör!
Sonra da kork içindeki korkulardan!
Senden sana sin...
Bir göze düşmüş asmalardan üzüm, ey!
Karşıda Elmadağ’ı, sevdalıyım sana!
Anladın mı iki gözüm, hey!

Şimdi deniz mavisi bir türbede, sessiz
Asırların gizemini taşıyorum, perdesiz.
Yas inmesin ardıç diplerine,
Yas sinmesin kına taşlarına, diye…
Duada dilim,
Yanımdaki prensesin dileğidir:
“Yasin’e söyleyin okusun yasin...”

Kulak verin aruzumun sesine!
Doldurdum muallâkamı tümden,
Gülceci bir şairin
Selçuklu heybesine...

*
Masal Dağında kalan önceki sevgililer
Nasıl ağlattılarsa, bu da aynı olacak.
Yamaçlardan aşağı kayarak birer birer,
Som altın hatıralar yüreğime dolacak.
Ummulhuveyris gibi akşamların ufkunda
Yas tutarak güneşler, son baharda solacak.
Ve de O’nun komşusu Ümmül Rebab yüzünden,
Mütebessim bakışlar silinip kaybolacak...

O iki sevgili ki; ayağa kalksalar, ah!
Nazlı saba rüzgârı gül, karanfil kokacak.
Gözlerimden akan yaş boşanarak göğsüme,
Omuzda kılıcımın sırımı ıslanacak.
Unutmadın değil mi? Mesut günler gördün Kays!
Cümle kızlar bir olup göllerde yıkanacak.
Ve o gün, gizlendiğin çalılar arasından
Kızlar suya girince, usulcacık çıkacak...

Teker teker toplayıp bütün elbiseleri,
Kahkahayla gülerek yine gönlüm uçacak.
Anadan üryan kızlar şaka içinde ciddi;
“Elbisemi ver ey Kays!” Diyerek, yalvartacak.
En sonunda Fatima, o ne ay’dı ya Rabb’im!
Sökerek yerlerinden, dağları kopartacak...
Sudan çıkan kızlara altındaki deveyi,
Keserek kebap yapıp, yeniden kızartacak
Bir sevdalı Kays’ım ben, kavrulan şu kalbimi
Çıkarıp ta göğsümden ikramda bulunacak…
Sonra yaya kalınca aynı deve üstünde,
Fatimayla birlikte mahfede saklanacak…
Rahat mı durdun ey Kays? Mahfede, söyle rahat…
Ateşinden Fatima cayır cayır yanacak...

AŞK DELİSİ BİR ADAM

İkimizle beraber o mahfe eğilmişti,
Yaralanmıştı deve, aşka dair bir işti.

Haklıydın sen Fatima, sonsuz kere haklıydın,
Aşk delisi adamın iflâs etmiş aklıydın!
Eve dönüş yolunda kafesimde saklıydın,
İkimizle beraber o mahfe eğilmişti.

Korkmuştun, diyordun ki:"İmr'ül Kays aşağı in!"
"Of! Canımı yakıyor pençeleşen ellerin!"
Diyorken, bin vahayı andırıyordu sesin.
Yaralanmıştı deve, aşka dair bir işti.

Seslendim:

-"Yürü…
Devenin
Yularını
Kendi haline
Bırak gitsin, ey yâr!

Gönül
Avutan
Meyvelerden
Uzaklaştırma
Beni... Bırak gitsin!"

Dediysem de duymadın, duymadın ey Fatima!
Nice kadınlar girdi, bir bilsen hayatıma.

Birçok emzikli kadın, birçok kız, gelin, gebe;
Ortak olup gittiler hayat seyahatime...

Hatırladım, o kadın emzirirken çocuğu;
Yasak yemişler sundu gönül saltanatıma.

Sonra döndü yatakta ağlayan yavrusuna
Uzattı memesini, yaslanıp sanatıma.

Aşkıydım cümlesinin kadın denen milletin,
Gece çiçek açardı yorganlar firkatime.

Gel!
Etme
Eyleme,
Bırak nazı!
Rengidir al al
Ve parlaklığıdır
Kiraz yapan kirazı...

Gel!
Beni
Söyletme
Deli dolu...
Yeminler etme!
Sus ve beni dinle!
Bak mutluyum seninle...

Hoşuna gitmeyen bir huy gördünse bende,
Kalbimi kalbinden çıkar at ki, rahatla!
Aşkının esrarı başımı döndürse de,
Taşlıkta gül dalı yeşermez ki inatla!
......Bu sevdan beni öldürecek sanıyorsun,
......Kendi kendine boşuna aldanıyorsun;
.........Ah beni bir bilsen, bilemezsin güzelim!..

Yaralı gönlüme ok atıyor kirpik,
Avcıdır iki göz, o gözlere tebrik!
Çadırlar yurdunda asla değilsin ilk;
Al "meysir oku" nu, bükül, yarıl, çatla!
.......Gerçek işte budur, neden kınıyorsun?
.......Üstelik bir de her gün yakınıyorsun;
..........Gel desem bana, gelemezsin güzelim!..

*

KAYGILI BİR GECE

Üç direkli büyük çadır,
Girdim içine içine.
Arzum sana kavuşmaktı,
Dolandım kara saçına.

Can içinde can Fatima,
Gönlümde sultan Fatima.

Bazen de
Kimsenin aklından geçmemiş olan
Nice taktikler izledim, nice yollar…
Telâşsız kadınlardı vasıtalarım;
Kullanıp onları ulaştım ya ocağına!
Kavuştum ya sıcağına…

Can içinde can Fatima,
En büyük destan Fatima.

Ki ben, yakalanmadım gözcülere;
Ensemde dolaşıyordu ölüm…
Üç direkli kara çadır,
Nefesimden tanır beni.
Ayak sesimden, alın terimden
Hem de sevdalı yüreğimden…

Üzeri boncuk
Ve kıymetli taşlarla
Süslü bir kuşak…
Bir kuşaktı, o gece
Parıldıyordu.
Gecenin ortasında
Ülker yıldızı;
Hem gece, hem Ülker yıldızı
Ruhumu ruhuna
Sarıyor, sarıyordu…

Gittim o sevgiliye,
O gece gittim.
Üstünde hafif, ince
Tülden bir gömlek;
Uyumak üzre
Zannetsinler diyerek,
Beni bekliyordu…

……………………………………Gördüğünde,
………………………….“Kurtuluş yok senden” dedi.
………………………Tutup kolundan çıkardım dışarı.
………………….Belli olmasın diye ayak izlerimiz
…………….Kumlar üstünde;
…………Tiftikten yapılmış, üstü nakışlı
………Harmanisinin eteklerini
……Sürüyordu…
……Aşıp da sınırını oymağın,
…….....Birbirine girmiş kum tepeleri
…………..Dalgalarla örtünce bizi;
……………..El atıp saçlarına
…………………...Çekiverdim kendime.
…………………………Eğildi bana doğru
…………………………….Tombul bacaklarıyla,
………………………………….Sanki
………………………………………Sürünüyordu!

Beyaz teni, sıkı ve hafifti,
Karnı değildi sarkık ve büyük.
Berraktı ayna gibi gerdanı ve göğsü.
El değmemiş sularda sedef sarısı neyse, işte
Teni de
Öyle görünüyordu.
…………………..Utancından, çekinerek
……………....Gösterip inci dişlerini,
………….Ahu bakışlarıyla çevreyi
……….Gözetliyor, sonra da
……Söküp geceyi, geceden gözleriyle;
…Aşk ile yüreğine,
Yüreğine bürünüyordu.

……………………..Bir geyik gerdanı…
…………………..Ki gerdan
……………….Yukarıya uzandığında,
……………Uzun ve ziynetsiz değildi,
…………..Simsiyah saçları.
…………Bir hurma salkımı,
……….İnce, yumuşak, lâtif bir bel.
……..Çok sulanmış hurma fidanı boğumu,
…..Dolgun ve sıkı bacaklar…
…O ceylan bacaklarıyla;
..Aşk çölünden aşk dağına,
Durmaksızın
Yürüyordu.
Ve dağla
Ve taşla
Ve çölle beraber yürünüyordu…

Kuşluk vaktine kadar uyuyan sevgilinin
Solmayan çiçeğiydim, tüllerde perdesinin.
……………Misk-i amber kokulu yatağına uzanmış,
……………Cennet içinde cennet, öylesine bezenmiş.
Üstünde geceliği gerek yok bağlamaya,
Var ya işte kollarım, tutup onu sarmaya…

…………………….İri, kalın değildi ayakları, elleri.
………………..Ellerinde parmakları…
Parmakları dupduru, ipince bir suydu.
Suydu Zabyi tepesinde duran.
Duran bembeyaz kum kurduydu.
Duydu İshil dalı, duydu misvak yapılan ağaç…
Ağ açtı ufkumun öte yakasında, ağ!
Ağa uyandı, bahçe bahçe gülümseyip yâr isimli bağ...

Kendini ibadete vermiş papazın,
Papazın parlak parlak yanan çerağı yüzündeki.
Yüzündeki gece karanlığını aydınlatan yüz…
Yüz nasılsa sonsuz kere yüz, öyleydi yüzü sevgilinin.
………………………Dalgalandırıyordu gönül, kalemdeki
………………..Hüzün yüklü bayrakları.
……………..Ah ki ah!!
………... Varsa yoksa benim için mühim olan,
………İpincecik parmakları…

Aklını başına almış
Durulmuş olanlar bile
Vurulurlar, yanarlardı ona.
Çünkü;
Yaşını almış kadınların giydiği Dir
Ve
Küçük kızların giydiği Micvel arasında
Salım salım salınmaktaydı.

Çıkardı geceyi üstünden bir ara,
Yıldızları birer birer, buse buse saydı…
Sayıldı sevda ağacımın zindan karası
Işıltılı yaprakları…

Herkesin, ama herkesin
Aşk ve sevda peşinde koşmasının çağı geçti.
Ama benim, ey sevgili! Ey gece güzelim, ey!
Fatimam, varlığım, yokluğum, her şeyim;
Deli gönlüm geçecek değildir
Senin aşkından,
Fatimam! Senden başkasını tanımam…

Vazgeçeyim diye aşkından,
Nice öğüt veren kimseleri reddettim teker teker!
Onların sözleriyle,
Aklıma bile getirmedim senden vaz geçmeyi!
Dilimde Fatima diye başlayan türküler,
Türküler, yetim şiirlerle beraber adını söyler…

Nice geceler vardır ki;
Gam ve keder dalgalarını
Yükleyip üstüme, denizler gibi
İndirdin, gözsüz gölge perdelerini,
Gam ne ki bana? Meftunum sana,
Anlasana!

Gece, gece var gece içinde;
Gerinip uzandığında boyunu-posunu
Ve genişlettiğinde göğsünü zaman,
Dedim onlara:

-“Açılıver ey sessizliğin fırtınası,
Sabaha gebe ellerinin kınası.
Seni göreyim, açılıver göz uçlarıma,
Sabah olsun saçılıver avuçlarıma;
Senden hayırlı değil ya sabah!
Ah ki ah!
Ah ki ah!..”

Yezbül dağına bağlanmış,
Sıkı bükülmüş urganlarla,
Cümle yıldızlarıyla zeytin karası…
Ki;
Sen, dolunay kuşlarının yakamoz fırtınası!
İçinde yâr taşıyan
Bir Fatima hatırası…

Ketenden halatlarla katı kayalara çakılmış,
Göklerin sonsuzluğuna fırlatılmış
Ve aşka dair gecelerde, mıh gibi olduğu yerde,
Yaşın yaşın ağlatılmış Ülker yıldızı, hey!
Gitmez bir milim ileri…
Gönlümden uzanan merdivenler,
Sarmaşık gülleriyle ona açmış.
O ki; çöl yangını yüreklerde sevda,
Okyanusta fırtına, kutuplarda kış,
Alkış,
……..Alkış,
……………Alkış…


ATA GÜZELLEME

Ben,
Nice kimselerin
Kırba kulplarını
Vurmuşumdur
Bu sırtıma, bu sırtıma
Ve
İkramda bulunmuşumdur
Yolculara, yoksullara...

Ayr adlı kişioğlunun vadisi gibi,
Geçtim nice vadiyi bir uçtan bir uca.
Vadiler ki hep otsuzdular, ıssızdılar;
Siz, hiç gördünüz mü? Deyin hele;
Babaları kumarda ütülüp de kalmış,
Ağlaşarak yiyecek isteyen çocukları…
Çocukları neyse kumarcının,
Cümle kurtlar
Öyle idi o vadide!

Kurt ulurdu
Ve ben ona
“Yoksa sende bir şey
Bende de yok” derdim.
Boş ya ikimizin de eli,
Boş ya…
Boşluk bizden kurtulurdu,
Koşardı doluya doluya…
…………………………………Kurt, başı dik zafer diye duranda,
……………………………Hangi gafil benzer demiş, koyuna!
……………………… Tarih yazdık, ölüm öldü bir anda
…………………Yattık Azrail’ le koyun koyuna…
…………...Gemilerim gök yelkenli, bayraklı,
………Yelken açtı körfezine, koyuna!
……Kurt derdi ki: Dünya kirli, pasaklı
Ülkü adlı ırmağında ko, yuna!
Ve ekledim:
“Ey kurt!
Kendimizi doyuracağız,
Tutarsa ellerimiz bir şey!
Aynı yolda yolcuyuz biz;
Kıt kanaat yaşayanların yolcusu…
Duysun cümle âlem diye, ikimiz
Aynı sesle
Haykıracağız! :
………………………………...Severim bir kıratı, bir de kurt’u ben.
…………………………......Severim, canımdan özge severim
…………………..……….Bu aziz yurdu ben…
…………………………Yemin olsun,
………………………Soluk soluğa koşanlar üstüne!
…………………..Tırnaklarıyla taştan kıvılcım çıkaranlar,
……………….Ben uyurken uyumayanlar üstüne!
……………..Bir atı severim, bir de kurt’u ben,
…………..Severim candan özge,
………Bu güzel yurdu ben…

Ava çıkarım sabahleyin;
Kaçarken vahşi hayvanları
Oldukları yere mıhlayan,
Altımdaki iri tüysüz atımla…
Kuşların yuvalarından başlarını
Daha uzatmadıkları bir vakitte…
………………………………….Akıtmalı bir alınla, ayakları sekili,
……………………………..Huri kızı yapılı Arap atım var benim.
…………………………Ben olurum ancak onun vekili!
………………………Güzelim ey, bi tanem ey, sultanım ey!..
Atım, evet atım ki
Bilir, doğru hamleyi,
Tekrar tekrar ilerlemeyi…
Geri geri kaçar icap ederse,
Yönelmesi düşmana
Ve
Arka çevirmesi vardır;
Yükseklerden bir selin indirdiği
Kaya misali, süratlidir
Ve
İsabetlidir.

Kestane dorusu atımın üstündeki keçesi,
Dolgunca sırt etlerinden kayıverir bir anda.
Kayışıdır yağmurun düz kayadan aşağı,
Ökçe ile karnına dokun da gör hele!
Takınıverir rüzgâr kanatlarını,
Radardır, çevreye bakınıverir!
Erir mesafeler, koşar, coşar,
Taşar da kabından, ok olur
Yok olur engeller hepten.
Sanırsın gülerekten
Yâr geliyor, yâr, yâr…
At dediğim hey!
Sonsuz diyâr...

Göğsünün
Hareketi
Fokur da fokur,
Kaynayan bir kazan.
Harıltısı ne zaman
Çıkarsa, dik durunuz…
O sesle ay karanlık akşamları,
Tam göğsünden vurursunuz.
Ve bir Fatima bakışına, ay balam!
Âşık olursunuz…

Yüzer gibi ön ayaklarını uzatarak
Koşmuyor mu? Değmen gitsin keyfime!
Yorulup toz kaldırmağa başladığı vakit,
Bilin ki; atlamıştır, atların en önüne
Geçivermiştir.
……….Ve gök ekini biçer gibi, saatleri ortadan
…………..Biçivermiştir.
Kuvvet alarak topraktan, sert kayadan ve taştan
Bin hız katar hızına;
Varmak kavuşmak ister, besbelli benim gibi,
İçinin girdabından göz kırpan yıldızına.
…………Vahayı, çölü, ışık huzmelerini
…………….Alev yeleli uğultularla ay balam!
………………..Bir solukta içivermiştir.
Koşarken,
Duramaz üstünde hafif vücutlu çocuk,
Duramaz, kayar
Ve ağır gövdeli kimsenin
Uçuverir üstündeki elbise.

Çocuğun kındap ve topaç sesini düşünün!
Atımdan çıkan ses, o sestir.
Geyik böğürlü, deve kuşu bacakları
Kurdun birdenbire koşmasını andırır.
Ön ve arka ayaklarını çift çift atması,
Uyuklayan tilki yavrusunu
Sabahlara uyandırır.

Yerden az yukarıda düzgün ve gür kuyruğu ile
Örter arkasını.
Ayakta çıplak dururken,
Üzerinde güzel kokular dövülen
Veya
Ebu cehil karpuzu çekirdeği kırılan,
Düz ve sert taşa benzer sırtı…
……………………………...Hangi ulus, hangi toplum, hangi insan
…………………………..Vaz geçmiş ki, ey at! Senden?
…………………………Avda sürüye, harpte düşmana,
………………………..Kopup da şimşeklerden
……………………Atılıveren,
…………………..En kısa mesafeden
…………………Sen…
………Sen ki ey at!
……Sen, makineyi deli eden sen!
………”Sürat mefhumunun en mükemmel şeklisin!
…………Tazıyı, tavşanı, geyiği, daha daha ne varsa neyi;
……………Hepsini geçen, insandan bir parçasın”(*)
……………..Baktıkça güzelleşen
………………Aynalarda sevdasın…
Avdasın,
Hayvan sürüleri mi var?
Yetişirsin en önüne.
Göğüslersin tümünü,
Kanlara bulanan yelen
Kına ile boyanmış ve taranmış
Bir ihtiyar sakalıdır gayri…

Yaddasın, yabandasın.
Yaban öküzü sürüsü çıkıverse birdenbire,
Sırtları ak ve ayakları kara…
Dişileri sığınıp birbirine dertop olurlar
Ki;
Çevresinde Devar adlı putun,
Siyah uzun etekleriyle genç kızların
Dönmesine benzer bu oluş, bu dönüş, ay güzelim, ay!
Aklı karalı Yemen boncuklarından dizilmiş
Ve takılmış asîl bir kız çocuğunun boynuna.
Ve sonra koparılmış bir gerdanlıktır görünen
Sürüdeki dişiler, vay güzelim, vay!
Dağılan yaban öküzlerinin
En öndekine yetiştirir beni.
Anlar diğerleri, anlar
Kaçamayacaklar,
Toplanıp kalırlar.

Aslında,
Terlemiş olmalıydı suya girmişçesine,
Terlemeden her sürüyü getiriverir hizaya!
………………………..At ki birlik, dirlik, düzen demek,
………………………At ki, emek içinde emek…
“…Tiranlar, sezarlar
……Hanlar, hakanlar…
………Kumandanlar, başbuğlar
…………Liderler, kahramanlar
……………Atlı yaşarlar,
....................Yaşamışlar hep.
…………………İndirin at üstünden herhangi birisini
…………………..Yok olur gider onca görkem
………………………At’tır bütün güzelliğe sebep…(**)

*

Çalışmaya başladı et pişirenler
Kimi ince ince diliyor etleri,
Kimi kebap ediyor dizi dizi,
Kimisi de pişiriyor tencerede…

*

Doymaz,
Doyamaz insan gözü,
Bakmakla çağ açıp çağ kapatan her ata!
Göremez bütün güzelliklerini hayranlıktan!
Ne kadar bakarsa baksın insanoğlu,
Aşağı ve yukarıya
Hayvan dünyasının ufku, en ileri unsuru
İnsana en yakın hayat,
Rüyâ gören at…
Üzerinde eğer
Ve ağzında gem;
Durur gözümün önünde
Dört ayağı üzerinde;
Ayıramam onu,
Ayıramam kendimden!

*
VE YAĞMUR

Arkadaş!
Şu yüksek
Ve
Tepesi taç gibi yuvarlak bulutta
El hareketi gibi oynayan Balkıyış’ı
Görüyor musun?
Gösteriyorum işte ben sana,
Onun ışığı aydınlatıyor etrafı.
Bir papazın
Bol zeytinyağına fitilini batırdığı
Çerağ misal…

Bekledik,
Bilsen ne kadar bekledik arkadaşlarımla,
Dâriç ve Uzeyb mevkileri arasında
Bu bulutun yağmur yağdırmasını

Zannederim bu bulutun
Sağından gelecek yağmur Katan dağını,
Solundan gelecek yağmur Sitar Dağından Yezbül Dağına kadar;
Tutacaktır ne kadar yer varsa!

Küteyfe denilen yerin etrafına,
Bir bulut döküyor yağmurunu.
Ve baş aşağı getiriyor,
Toprağından söküp
İri meşe ağaçlarını…
Bu yağmurun Kanan dağına düşen serpintileri bile
Bu dağın her tarafından
Kaçırttı dağ keçilerini,
Bırakmadı tek hurma dalını Teyma köyünde.
Ve o köyde
Yalnız taştan ve kerpiçten olan
Binalar kurtuldu.

Bu sicim gibi inen yağmurun
İri tanelerinin altında Sebir Dağı.
Üstünde devetüyünden yapılmış
Üzeri çizgili bir aba…
Benziyordu cüsseli bir kabile şeyhine.
Müceymir tepesinin çevresi sabahleyin
Benziyordu bir kirmene;
Üzeri dolmuştu çerçöp ve dal budakla

*

Açtı Gabiyt ovasında
Bu yağmurdan sonra, açtı ;
Yemenli çerçinin yere serdiği
Kumaş renginde rengârenk, türlü türlü
Çiçekler açtı…

Sabahın seher vaktinde
Çoban aldatan kuşlar,
İçine biber konulmuş şaraptan içmişler sanki,
Durmadan ötüyorlardı
Sevinçten…
Ada soğanı köklerine benziyordu,
Dağ hayvanlarının görünen kısmı.
Akşamdan
Çamurlar içinde kalmışlardı…(***)

*
Siz ey kalabalıklar içinden çıkmış kalabalıklar :
"Ölü gözünde yaş, buz dağında su: Sizsiniz"
Ağlamak nedir, gözyaşı dökmek?
..............Benim kadar bilemezsiniz…

Getirin Kayser’in zehirli libasını!
Getirin de, giyeyim bu sıcak günde!
Varsın soyulsun hücre hücre derim…
Milâdın 520’nci yılında Necit’ te doğup
Kırkbeş yıl sonra
Sonsuzluğa giderim;
Ankara-Elmadağ-İdris Dağı eteğinden
Ben,
Kafiyenin efendisi İmr’ül Kays
Herkese selâm ederim…

Mustafa CEYLAN


----------------------------------------------
(*)(**)KISAKÜREK, Necip Fazıl; ATA SENFONİ, Büyük Doğu yayınları, Nisan 1984
(***)YEDİ ASKI-İmrül Kays, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1985

Not: Şiirde yer yer GÜLCE EDEBİYAT AKIMI Şiir teknikleri kullanılmıştır.
bu konuda söz söylemek bize göre değil. selam ve saygılarımla.