Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Gücendim (Gülce Sone' m)
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Yâr diyerek dikene sarılan gül de bendim,
Güle vurgun bülbülün figânı da seherde.
Nerde dalımı kıran  o deli rüzgâr, nerde?
Ne güle ne bülbüle, ben kendime gücendim.


İlenmem  Yaradan'ın yarattığı birine,
Akarım usul usul içimdeki denize.
Karışır dalga sesi mavideki o gize,
Geçer güceniklerim yaslanırken derine.


Nice ruhlar ıslanır sırrına mazhar olup,
Yaralıyken yarayı saran ele dönüşür,
Isıtır gönülleri kendi çölünde üşür.


Gücenik benliğimden azar azar def'olup,
Gider kara bulutlar sanki af diler gibi,
Ruhumun yeryüzünü yıkar görünür dibi...

Refika Doğan
27 Eylül 2014- Antalya
"DİBİ GÖRÜNÜR!.. 


Bu başlığı okuyan kim olursa olsun, büyük bir ihtimalle “Neyin dibi görünür?” diye sormaktan kendini alamayacaktır. Ruhun dibi olur mu, olur. Gücenikliğin, kırılmışlığın dibi olur mu, olur. İlenmenin dibi olur mu diye sormayacağım, çünkü şiir gönlüne sahip hiçbir yürek bir başkasına kolay kolay kötülük istemez, kolay kolay ilençte (beddua) bulunmak istemez. Bulunmaz da… Öfkesinin, kızgınlığının, kırgınlığının, kırılmışlığının ve ezilmişliğe uğratılmanın zehrini, var ise safrasını, her şeye rağmen sabrederek, Yaratan adına affetmeye çalışıp kendi içine akıttığı gibi, ilencini de kendi içinin kör kuyularına, bilinmez, ulaşılmaz karanlıklarına gömer. Bunun adın da, yürek derinliğinin kuytulukları, şuur altının derinlikleri, dipleri denir. Dibi görünen de tertemiz, berrak bir yürektir. 



Günümüzün sevgi anlayışına söylenecek fazla sözümüz yok. Sular sığlaştıkça üstünden geçen çok olur. Derinliğini kaybeden sulardan (aklıma geldiği gibi yazsam mı, yazmasam mı diye düşünürken, yaz be adam, “doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar. Kovmak niyetinde olan buradan da kovsun!” dedim ve yazmaya devam ediyorum.) at da geçer, it de geçer. 
Gülün kıymetini bilmeyen, dikeni var diye dokunmaya korkar. Bilmez ki yâr, sevilecek gül gibiyse dikenine katlanmak elzemdir. Zahmetsiz rahmet bekleyenler, dikensiz gül bulmaya çalışırlar. Çalışırlar da bulabilirler mi, bilinmez. Yüce Rabbimin yarattığı doğallığı bozmadan yani hiçbir şeyin aslını, özünü, ruhunu değiştirmeden, kısacası DNA’sıyla oynamadan gülü yaratıldığı gibi dikeniyle tutmak ve öylece sevmek en tabii sevgidir. Daha ilk dizede işte böyle bir ruhun güzelliğini görüyor, derinliğini buluyoruz. 
Sevgiyi güçlendiren ayrılıklardır, hasretliklerdir, çaresizliklerdir. Uzaktan uzağa onun kokusunu alabilme yeteneği geliştirebilmektir. Turnalarla haber alabilme, bülbüllerle figan edebilme, rüzgârlarla nefesini, kalp atışlarını, sıcaklığını hissedebilme âşığın, âşıklığın kerametlerindendir. Aşkı, ulvî, yüce bir değer olarak kabullenip onun faziletleriyle gönülleri besleyebilmektir. Sevecek yürekte bu derinlik varsa, sadece hayal edilen beyaz atlı prens geçebilir aşkın derin ırmaklarından. 
Göz yanılgısı, gönül aldanması… 


Yapma bir gülün görünüşüne aldanıp soğukluğunu hissedemeyen, sahte kokusunu fark edemeyen göz ve gönül aldanması diyelim adına. Sebep ne gül, ne bülbül… Aldanan gönlüne gücenmek… … 


Görünüşte bizler gibi de olsa, Yaratan’ın yarattığına beddua etmeye, ona ilençte bulunmaya edepten, irfandan dolayı gönül razı olmuyor. Rabbimin yarattığı her şey güzel. Rabbim yarattığı her şey anlamlı. Asıl güzelliği bozan, ruhsuzluk, sevgisizlik, hırslılık, bencillik ve sadece kendisi için yaşama, var olma düşüncesi… Hiç düşünmez ki, tek başına bir insan, kocaman bir “HİÇ”tir. Duygular ırmak ırmak akarken ruhlardan gönüllere, içini gümbür gümbür döven dalgaların sesleri erirken ummanların derinliklerinde, görünebilen ufuk çizgisinin maviliklerinde, denizle göğün kesiştiği yerde kendini bulur, beddua edemeyen insan. Sonsuz maviliklerin bilinmeyen gizinde kaybolur. Kimseye gücenmeden, kimseyi kırmadan, kimseye ilenmeden nice biçare âşıklar gibi sırlara karışır gider. … 


Yaradılış sırrına mazhar olmak her kula nasip olsaydı, dünya aşklar, âşıklar dünyası olurdu. Dünya, cennetten âlâ cennet olurdu. Bütün insanlar aynı felsefeyle, böylesi güzel bakış açısıyla birbirlerine bakabilselerdi, fitneden, fesattan, acıdan, çileden ve çıkarcılıktan eser kalmazdı. Ne yazık ki, o sırra erenler, gözyaşlarını kendi içlerine dökerler. Yaralansa da, yüreği şerha şerha olsa da, içi kan ağlasa da kendi acısını unutup başkasının yarasına derman olmaya çalışır. Üşümüşleri kendi yüreğiyle sarıp sarmalar. Lâkin kendi çölünde donmaktan kurtulamaz. Soralım: Böyle bir haslet var mı? … 


Zaman en iyi müsekkin. Öfkeyle kalkıp zararla oturmamak için, bazı şeyleri biraz zamana bırakmak çok akıllıca. Öfke kaynadıkça kabarır. Kabardıkça taşmaya başlar. Fırtına azaldıkça sakinleşen dalgalar misali, kızgınlıkları, kırgınlıkları da eskiyen zaman kendiyle birlikte eskitir, tüketir. Güceniklikleri zamana sererek def etmek ne güzel bir haslet… Bir taraftan kara bulutlar da dağılır zamanın esintisinde, giderken adeta özür dilercesine. 
Ruhumuzun yeryüzü... Ruhumuzun dışa yansıyan arzı, kabuğu. İçimiz rahatladıkça yüzümüzün aydınlanması, tebessüme dönüşmesi gibi. Güceniklik bulutları çekildikçe, şeffaflaşan yüzlerde, ışıldayan gözlerde ruhun derinlikleri, ta dibi görünür…
 

Oh be!.. Gönlümüz şâd, gözümüz pırıltılı. En sonunda huzur bulduk. Huzur bulasın… Çok güzel, mükemmel bir şiir okudum. Sevgi ve saygılarımla değerli Refika Hanım."


Hikmet Çiftçi 20 Şubat 2016 


*** 




Teşekkürler Hikmet Hocam, teşekkürler...
YÜREK GÜZEL OLUNCA; gücense de kırılsa da dilinden en fazla kahırlı bir kaç mısra veya şiir dökülür..En başta kendinde arar yine her kusuru,,kendine gücenir,küser.Gücenmeye bile kıyamaz sevdiğine...Yüreğine bin sağlık Refikacan..Güzel yürekli insan.