Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: İran'da Gezmek Hangi Akıla Hizmet
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
İran, aslında dünyada en çok merak ettiğim ve görmek istediğim ülkelerin başında geliyordu. Çünkü Mısır, Mezopotamya ve Anadolu gibi, dünyanın en eski ve en büyük uygarlıklarını bir arada toplayarak İran potasında eritmiş, köklü bir kültürü temsil ediyordu. Üstelik yol yemek ve konaklama masrafları açısından da bütçeme uygundu.

Fakat güvenilir bulmuyor ve başıma bazı kötülükler gelmesinden korkuyordum. Hukuksuz, keyfi ve vahşi bir yönetimde, ne zaman ne yapmam gerektiğini bilememek ya da doğru bildiğim bir davranışın, bu mollalar rejiminde yanlış algılanması yüzünden başıma bir iş gelirse ne yaparım, diyordum.
Başlangıçta, korkularım merakımı baskıladıysa da, okuduğum gezginlerin anıları beni yüreklendirdi. Bir süre sonra da, merakım tutkuya dönüştü ve her ne pahasına olursa olsun İran’a gitmeye karar verdim.
İran’a gitmekte kararlıydım, ama bu geziden söz ettiğim zaman hiçbir kimse uygun bulmuyordu. Herkes bir şeyler söyledi. Tavsiyelerde bulundu. En objektif düşündüğünü sandığım insanlar bile karşı çıkmasalar da onaylamadılar.
“Dünyada başka gidecek yer mi kalmadı? Ne işin var İran’da? Dikkat et başına bir iş gelmesin. Yanında değerli bir şey götürme. Çalınması bir tarafa, insanı keserler bile. Bilmeden yanlış bir şey yaparsın, atarlar içeri, çıkamazsın. Pasaportunda İran damgası olursa Batılı ülkelere giremezsin, Batıda terörist muamelesi görürsün” diyorlardı.
 
 Kirmanşah'ta Takı Bostan
 
Bazıları da gidilmesi gereken yerlerle ilgili tavsiyelerde bulunuyordu : “Avrupa’ya git, Amerika’ya git. Uygun fiyatlı Prag turları, İtalya Turları oluyor. Onları takip et. Şu sıralar Yunan Adaları da oldukça revaçta. İran nereden geldi aklına?” diyorlardı.
Bu tavsiyelerden anlaşılan: “İran’da gezmek, ne akla hizmet? Akıllı bir insan işi olmasa gerek” sonucu çıkıyordu.
Çünkü herkesin kafasında İran’la ilgili önyargılar vardı. Kestiği kestik, astığı astık, insan haklarının olmadığı: katı, despot bir şeriat yönetimi. Kadınların örtülüp kapatıldığı, bırakın insan haklarını, yaşama haklarının bile olmadığı bir toplumsal yapı ve bu sisteme uygun, cinayete ve çapula meyilli, cahil, kaba ve vahşi insanların cirit attığı bir ülke olarak algılandığı için, bu ülkeyi gezmeye kalkışmak büyük bir cesaret işi olarak görülüyordu.
 


 Tebriz’de El Goli piknik alanı.
 
İran karşıtları böyle bir imaj yaratmışlar ki, insanlar da bunu kabullenerek, bazı uç olayları da ölçü alarak İran’ı kafalarında mahkûm etmişler. Asıl önemli nokta ise, İran’ı gözden çıkardıkları için, İran’da önemli bir şeylerin bulunabileceğini de düşünmüyorlar.
[b]Yani onlara göre Prag, Roma, Paris, Atina gibi görülmesi gereken yerler varken ne işin var İran’da? Oraya gidip de, kötü bir yönetimin zulmünde inim, inim inleyen insanlardan başka ne göreceksin ki?
[/b]
2011 Yılının yaz başlarında, ön yargılarla geldiğim İran’da bir aydan fazla bir süre içinde Tebriz, Urmiye, Kirmanşah, Hemedan, İsfahan, Yezd, Şiraz, Kum, Tahran ve Kazvin kentlerini gezdim. 

2012 Yılının Mayıs ayı içinde, yine bir aya yakın bir sürede, Zencan, Erdebil, Astara, Reşt, Bender Enzeli, Ramsar, Sari, Gorgan, Meşhet ve Nişabur kentlerini gezdim.
Türkiye’ye dönüşümde hayranlıkla izlediğim bu yerleri, karşılaştığım durumları, İran insanını, İran’ın tarihi, coğrafyası ve kültür uygarlığını, yıkılan ön yargılarımı kenhaber.com’daki köşemde yazdım. Okuyucularım da benim gibi çok şaşırdı. Çünkü kafalarımızda bambaşka bir İran olduğundan, kimse böyle bir İran beklemiyordu. 
Tabii ki bu ön yargıların hepsinin de nedenleri kadar yanıtları da var. Gerçek yönü kadar abartıları da var. Fakat ben bunlara geçmeden önce, bu yazı dizisini okuyacaklara ve İran’a gezmeye gideceklere önemli bir tavsiyede bulunacağım.

Bu yazıları okumadan veya İran’a gitmeden önce, lütfen tüm bu önyargılarınızı bir tarafa bırakın. Bu yazıları okurken ya da İran’da gezerken siz, İran’ı yeniden kendiniz keşfedin.
Eminim ki, önyargılarınızdaki İran’dan çok farklı bir İran’la karşılaşacaksınız. Özellikle tarih ve doğa olarak İran’a, mevcut İran yönetimine duyulan tepkilerinizin, ön yargılarınızın penceresinden bakmayın. İran insanını, İran doğasını, İran tarih ve kültürünü Mollalar yaratmadı. Son 5000 yıllık İran tarihinin, en son 1000 yılında ise en çok Türkler iz bıraktı.
 
 Yezd'de ölülerin yırtıcı kuşlara bırakıldığı sessizlik kuleleri
 
Her şey Prag, her şey Paris değil. Her şey Avrupa’da Amerika’da değil. Belki Tebriz’i, Hemedan’ı, Şiraz’ı bunlardan daha güzel, belki de İsfahan’ı bunların hepsine bedel bulacaksınız. 
En önemlisi ve Avrupa’da asla bulamayacağınız şey ise İran’daki Türk Tarih ve kültürüdür. Hatta Türk tarih ve kültürünü İran’da, Anadolu’dan bile, kat kat fazla bulacağınıza inanıyorum
Çünkü İran’daki Türk devletleri İran’ı en güzel ve en büyük sanat ve kültür varlıklarıyla donatırken, Anadolu’daki Türk devleti, yani Osmanlı, bırakın Anadolu’da böyle eserler yaratmayı, halkı soyarak Avrupa içlerine seferler düzenliyor, kişisel şan ve şöhret peşinde koşuyordu. Yatırımlarını da genellikle Rumeli’ye, Hicaz’a ve Anadolu dışındaki ülkelere yapıyordu.
Osmanlının en büyük hükümdarları, sarayın harem dairesinde dönen entrikalarla uğraştığı kadar devlet ve halkla ilgilenmiyorlardı. Anadolu’nun Türkmen halkı, haksız ve ağır vergilere dayanamayarak, Bozok’lu Celal ile başlayan bir sürü isyanın malzemesi oluyordu.
Osmanlı; bunlara asi, -celali- dese de, isyanların arkası Karayazıcı, Kalenderoğlu, Canbulatoğlu, Katırcıoğlu, Abaza Mehmet, Tavil Ahmet, Gürcü Nebi, Deli Hasan, Vardar Ali Paşa isyanları olarak sürüp gitmiştir. Ayrıca bu isyanların hepsi de, Anadolu Türklüğünün Osmanlı yönetimine itirazından başka bir şey değildir.
Bu yüzden Anadolu’da Türk eseri olarak yıkık-dökük birkaç Selçuklu hanı, birkaç küçük cami ve kümbetten başka Türk eseri olmayıp kalıntıların % 80’i Türk-İslam döneminden önceki dönemlere ve özellikle de Roma’ya aittir.
 

Isfahan’da müthiş bir sanat şaheseri olan  SieSoPol Köprüsü.
 
Örneğin Çaldıran Meydan Muharebesinin anlı şanlı galibi Yavuz Sultan Selim’in bıraktığı kültürel mirasa bakın ve bir de bu savaşın mağlubu, mağduru Şah İsmail’in bıraktığı kültürel mirasa bakın. Şah İsmail’in bıraktıkları kat kat üstün ve Şah İsmail İran’da bugün de yaşıyor, yaşatılıyor, adeta tapılıyor.
Türkiye’de kitaplarda gördüğümüz Türk tarihini, İran’da kentlerde, kasabalarda, sokaklarda ve tüm coğrafya’da görebiliyoruz. Selçuklunun kurucusu Tuğrul Beyden başlayarak, Karakoyulular, Akkoyunlular, Safaviler, Afşarlar, Kaçarlar hepsi de ayrı ayrı eserler bırakmışlar.
Orta Asya’dan getirdikleri Bozkır Kültürünü, İran ve İslam’la yoğurarak fevkalade güzel, estetik ve devasa eserler yaratmışlar.
 

 Pasargat’ta Büyük Kurus’un anıt mezarı
 
Bu saydığım Türk devletlerinin hepsi de, Osmanlı gibi fetihler de yapmışlar ve çok büyük imparatorluklar da kurmuşlar. Bir ucu Çin’e, Hindistan’a ulaşan, Güneyde Umman’a dayanan, Kuzeyde Türkistan’ı içine alan devasa imparatorluklar bunlar. Ama kültür ve sanatı da hiç ihmal etmemişler. Bir de, yaptıkları eserleri İstanbul gibi, tek bir şehirde toplamamışlar. Tüm İran’a yaymışlar. Kendilerinden önce yapılanları da çok güzel korumuşlar.
[b] 
[/b]