Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: İçimde Bitmeyen Yolculuk TANRI; Korku mu, Sevgi mi? (1)
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Doğunun taşra ortamında çevremi algılamaya başladığım yaş olan dört-beş yaşlarımdan itibaren duyduğum ve yoğunluğu yaşımla artan bir kavramdı “Tanrı “ adı. Tabii, 1960’ lı yılların birinci yarısından 1968’ li yıllara değin süregelen köy koşullarının etkileri de vardı ussal ve ruhsal gelişimimizde.


İlköğretim hayatım 1966-67 eğitim öğretim yılında başladı. Okul binamız, bilinen donanımlı ilköğretim okulundan çok gerilerde bir binada; köyden gönüllü bir vatandaşın geçici olarak eğitime tahsis ettiği evinin tek odasında iki posta olarak başladı. 

Böyle bir ortamda yaşanılan zorlukları sözcüklerle ifade etmek öyle zor ki! Bir kere Erzurum’ un kara kışları meşhurdur. Tek yakacak maddesi tezek ve odun! Odun, daha çok Sarıkamış’ ın sarı çam ormanından oldukça zor koşullarda getirilirdi. Tezek deseniz hak getire! Tek geçim yolunun hayvancılık olduğu doğuda, tezek elde edebilmek için yeterli sayıda büyük-küçükbaş hayvanın olmalı. Bunları yeterince beslemeli ve ahpın denilen dışkısını yaz mevsiminde geniş toprak alana yayarak kurutmalı, kesmeli ve kuru yerde istif etmeli... 
İyi de; yoksulluk içindeki köylü, kendi karnını doyuracak hububatı mı bulsun, tarlaya ekilecek tohumluğu mu ayırsın yoksa hayvanına yem mi versin? Ha, bir de çıra var bunun yanında. Sobayı çırasız tutuşturmak zordu tabii. Çıra, gaz yağı, çay, şeker, odun gibi şeyler orada altın değerinde. Bu nedenle yoksul köyün yoksul öğrencilerinin okuduğu okulda görev alan öğretmen hem hademe, hem öğretmen, hem müdürlük yapardı çoklukla! Öğrencilerden sırasıyla tezek getirmeleri istenirdi. Genellikle bir nöbetçi öğrenci ile öğretmen yakardı sobayı erkenden. 

Hiç unutmam! Okul hayatımın başlangıcıydı ve alfabedeydim. O dönemlerde ilkokula yeni başlayan bir öğrenci önce alfabeyi söker, daha sonra Türkçeye geçerdi. Çok azimli, başarılı çocuklar genellikle ilk yarıda alfabeyi sökerek Türkçe’ ye geçmiş olurlardı. Ben de bu şanslı öğrenciler arasındaydım ancak; eğitim uğruna katlandığım, basit görünen fakat beni oldukça etkileyen şeyler de vardı. Unutamadığım bu basit gibi görünen ama beni derinden etkileyen şeylerden birisini burada paylaşmak istiyorum!

Henüz başlamıştım okula. Dedim ya yoksul bir köy ama aynı zamanda okula, okumaya, eğitime aç ve açık bir köydü de. 
Okula başladığım ilk gün bizden defter istendi. Henüz alfabede olduğum için altmış ya da yirmi sayfalık defter alınırdı genellikle. O gün için, benim gücüm de yirmi sayfalık deftere yetmişti. Bunun yanında bir kurşun kalem, bir silgi neler neler ifade ediyordu bizim için! Alt tarafı bir silgi ile bir kurşun kalem deyip geçmemek gerek. Hâyâllerimize gidecek yolda vazgeçilmezlerimizdi bütün bunlar.

Babam, bir kurşun kalem alabilmişti ancak. Silgi ise ayağımıza giydiğimiz eski lastik ayakkabıdan küçük bir yuvarlak kesilerek halledilmişti; bir süre idare eder denilerek…
Öğrenim hayatımın bu ilk ve önemli başlangıcında öğretmenimiz ödev veriyor, ben de evde etrafını aydınlatmaktan uzak, soluk gaz lambasının cılız ışığında canla başla ödevimi yapmaya çalışıyordum. Bu coğrafyada kış ortamında akşam saat beş oldu mu karanlık basardı ve sekiz dokuz gibi de yatağa girilirdi. Sabah erkenden kalkılır, sıcak bir çorba veya kuymak, omlet gibi yemeklerle köy yapımı peynir, yufka veya arpa ya da çavdar ekmeği (zenginler, daha çok buğday ekmeği yerlerdi) ile mükellef bir kahvaltı yapılır, sonra da büyükler işe güce, biz çocuklar da okul denen evin(!) odasına giderdik. 

Alfabeye yeni başlamış bir öğrenci için yirmi sayfalık defter nedir ki? Hemencecik bitivermişti! Yeni bir defter alacak durumumuz da yok tabii. Ailemi sıkıntıya sokmamak için mecburen işlenen sayfaları lastik silgiyle silerek yeniden boş sayfa açıyordum ve yeni verilen ödevlerimi silinen o eski sayfalara yazıyordum. O kadar intizamla yapmama rağmen, sildiğim yerde lastik silginin kapkara izi kalıyordu. 

Öğretmenim mesleğine âşık, çok sevilen, dürüst ve son derece idealist bir insandı. Bir ölçüde bizim durumumuzu bilen, tanıyan bir isimdi, ama...

O gün hem ödevimi yapmış olmanın hem de okula gidiyor olmanın mutluluğuyla seke seke gittim okuluma. Sıra ödevlerin kontrolüne gelmişti. Benim yirmi yapraklı sile sile kararmış defterimi gören öğretmenim: “Bu ne? Niye kirletmişsin defterini?” diye sordu bana ve daha yanıtımı beklemeden bir tokat attı yanağıma. Okuma aşkıyla dolu ve ödevlerimi zamanında yapıyorken, salt olanaksızlıklardan dolayı yeni bir defter veya silgi alamamaktan kaynaklanan bu minicik kusurun neden olduğu tokat, (belki öğretmenimin disiplin, temizlik ve idealizm anlayışına uygun düşebilirdi ama…) beni derinden sarsarak yaralamış; bu olayın etkisinden uzun süre kurtulamayarak içime atmıştım. Evde, aileme bir şey söyleyememiştim! Ne söyleyebilirdim ki? Yaşımdan büyük bir olgunluğun suskunluğu vardı ruhumda, tepkilerimi dizginleyen.

Bu olayın hemen akabinde öğretmenimizin tâyini bir başka coğrafyaya çıkmış, yerine başka bir öğretmen gelmişti. Gelen Kemal öğretmenimi pek tanımıyordum ilk başlarda, sonra zamanla tanıdık. Bu arada çalışkan olduğum için, öğretmenim severdi beni. Fakat bir şey vardı ki, aklıma geldikçe bugün bile gülerim! 
Mini mini boyumla kara tahtaya yetişemiyordum! Tahtaya her kalkışımda en alttan yazmaya başlamak da yetmiyordu! Öğretmenim hemen kollarımdan tutarak kaldırır, tahtaya yazacaklarım bitene kadar havada tutardı. Bitince de itinayla yere indirirdi. Kemal öğretmenim idealist, çocuk ruhunu anlayan, sabırlı ve farkındalıklı bir öğretmendi. 

Böyle bir atmosferde ikinci sınıfa geçtim. İkinci sınıfı yeni yapılan okul binamızda okudum. Eski okul binası, 93 harbi diye bilinen ve bu coğrafyanın henüz Ruslar’ ın elinde olduğu yıllarda köyümüzün kurucusu, ilk okutmanı ve sözü geçen büyüğü Molla Derviş’ in çabalarıyla Ruslara yaptırılmış taş bina imiş. Sonradan orası ihtiyaca karşılık veremeyecek kadar küçük gelince, yeni bir okul inşası gündeme gelmiş ve yanılmıyorsam 1966’ da yapımı biterek eğitime açılmış. Yani, ben birinci sınıfı okuduktan sonraki sene eğitime açılıyor yeni bina.

1967-1968 yılı eğitim öğretim döneminde hem okulum hem öğretmenim yenilenmişti. İkinci sınıfı Adil Efe öğretmen de okumuştum. (Bu arada hakk’ a kavuşmuş öğretmenlerimi saygıyla, rahmetle anıyorum!) Tabii, iki derslikli okulun bir sınıfında birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar okurdu. Öbür sınıfında da dördüncü ve beşinci sınıflar. Aynı anda iki sınıfı iki posta halinde idare ederek büyük bir gayret sarf ederdi bu dirayetli, emektar insanlar.
*
Okul hayatımın başlangıcında yüz yüze geldiğim bu gerçeklerin mâneviyatıma katkıları - en az ailemin özellikle de babamın katkıları kadar- büyüktü. Elbette, çocukluğumla gençlik dönemlerimin bugünkü kadar kirlenmemiş bâkirliği de önemli bir etkendi. 

Mutlu bir dünyanın kapılarının, aile ortamında alınacak temel eğitimle birlikte; baskısız, koşulsuz ve de samimi Tanrı sevgisiyle açılacağı;

Bu bağlamda alınacak moral güçle beslenip bilinçlenerek, bizi kuşatabilecek çevre koşullarının olası olumsuzluklarından korunabileceğimiz ve ayaklarımızın -yaşamın gerçeklerine ters düşmeyecek biçimde - yere basmasıyla sağlıklı bir kimliğe sahip olacağımız inancı hakimdi.

Yani; kâinatın yaratıcısı Tanrı’ yı kimse için değil, kendimiz için sevmemiz ve çıkılacak yolda o’ nun iyi bir kulu olarak kendi alın terimiz, çaba ve inancımızla gerçekleşmesi muhtemel hâyâllerimize varmamız gerektiği temeline dayanmaktaydı mânevi değer anlayışım. Bu anlamda en büyük öğretmenim, yoldaşım, sığındığım huzur bahçemdi ailem ve özellikle de babam. Tabii, annemin o saf, sevecen ve doğal içtenliğini de hesaba katmalıyım. 

O dönemlerde, ataerkil aile yapısında bilinen ne/nasıl ise, öyle idi baba ve ağabeyin yeri, konumu, otorite ve saygınlığı. Tabii, bu yapı içinde kiminin BASKI[Resim: arrow-10x10.png], korku idi dayandığı otoriteye bağlılık gerekçesi, kiminin de sevgiden kaynaklanan bir bağlılık, saygı ve güven idi.
Her ne kadar yaşanılan coğrafyanın koşulları acıtsa da yürekleri; babamın bana aşıladığı duygu, korkudan çok sevgi ve güvendi. Babamdan korkmadım hiç desem yalan olmaz! Onu sevdim, saygı duydum hep. Bu saygıyla gelen sevgi, biyolojik bağın ötesine geçiyor, kişiliğimin oluşmasında etkin rol oynuyordu. Bu sevgiyi kaybetmemek, sevdiklerimi örselememek için de hareketlerime elden geldiğince dikkat ediyor, algı sınırlarım içinde yanlış bilineni yapmamaya çalışıyordum. Sevdiğim değerlere lâyık bir insan olmanın çabası içinde gelişen sorumluluk duygusu ve bambaşka bir korku tanımıyla yüzleşirdim kendimce.
İşte, sözcüklerle anlatılamayan o derin duygu, Tanrı sevgisi ve bu sevgiyle gelen korku kavramı bu şekilde başladı ve sarıp sarmaladı özümü.
*
Babam, akşam oldumu toplardı başına biz çocuklarını; Tanrı aşkını, sevgisini ve o aşka, o sevgiye karşı sorumluluklarımızı anlatır; iyi bir kul olmanın yol ve yordamını gösterir, önemini kavratırdı. Bu evrende toplu iğne başı kadar varlığımızla çok daha büyük sorumluluklarımız olduğunu anımsatırdı. Tanrı adına ağzından çıkan her söz sevgi idi. 
Sevgi Tanrı idi, Tanrı sevgi… 
Sevgi sözcüğünü bir yaşam pınarı olarak algılıyor; o pınardan biz istersek gürül gürüll, kana kana içebileceğimizi;
Yine, istersek bulanarak evreni/çevremizi kirletebileceğimizi; bu bağlamda, bizi yaratan’a karşı sorumluluklarımızda ihmalkârlık ederek Tanrı’ yı gücendirebileceğimizi ileri sürerdi. Huşu içinde dinlerken babamı, çocukça bir merak ve saflıkla sorardım ona: “Baba, Tanrı nedir? Nerede? Bizi görüyor mu? O görüyorsa biz neden göremiyoruz? Nasıl biri, Tanrı?” diye…
Babam: “ O; şu yüreğimizde, gözbebeklerimizde duyduğumuz ışık, parıltı, sevgi, iyilik duygusu, mutluluğumuzda yüzümüzdeki sevinç… 
O; şükran duygularımızda, merhamet ve şefkatimizde, umutsuz ve sıkıntılı anlarımızda sığındığımız görünmez evimiz, Kâbemiz... 
O; tan vakti bir yaprağın üzerinde gördüğümüz çiğ, yağmur, bahar, kış… 
O, güneş; pervâne biz… 
O, güz; hâzân hayatların idrakine varmamızı sağlayan… Rüzgar, fırtına hatta boran, tipi, kar... O ekindir, hasattır; bazı bolluk bazı kıtlık… 
O, Koçyiğit… O; Mecnûn’ un gözlerindeki boşluk, bazı Şirin’ine kavuşan Ferhat...O; Yunus, Mevlâna , Veli...
O; nefes aldığımız hava, içtiğimiz ab-ı hayat suyu… 
O; anadır, babadır; koruyup kollayan...
O; ottur, böcektir, dağdır, ovadır… Rengarenk çiçek, kelebek, karınca öbek öbek… 
Yerle göğün birleştiği ufuk çizgisi, hayat, velhasıl evrendir o!
O, her zaman görür bizi, izler her halimizi! Bu yüzden hayatta yalana dolana, riyâya, çalıp çırpmaya itibar etmemeliyiz! Tanrı, her şeyi her koşulda gören, bilendir yavrum! “ derdi.

Babam böyle konuştukça, ruhumun bedenimi aşarak taştığı, yükseldiği duygusuna kapılır; garip bir erinçle dolarak bütünleşirdi yaşama aşkım ilâhi aşk ile.

Böylesine sağlıklı ve farkındalıklı bir inanç ve aşk ile bizi büyük kente getiren babam, önce Tanrı’ sına sonra da kendi özündeki değerlere sığınmıştı. Yoksulluğu bir kader olarak algılamıyordu. Bilgi ve kirlenmemiş özüyle çok şeyi aşabileceğine inanıyor; çocuklarına hakkaniyetli ve onurlu bir yaşamın kapılarını aralamak istiyordu. Alınteri kadar, moral değerleri iteneğiydi bu zorlu yaşam mücadelesinde.

***

Refika Doğan-Antalya, 29 Kasım 2012