Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: İçimde Bitmeyen Yolculuk, Tanrı; Korku mu, Sevgi mi? (3)
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.


03.03.2015 GÜNÜN OLAY HABERİ
***********************************************************




O gece, mahallemizdeki çocukların gittikleri camiye gitme konusunda epeyce kafa yordum ve kararımı verdim. Artık dingin bir ruh haliyle uyuyabilirdim. Nitekim uyudum da…

Sabah, ailece kahvaltımızı yaptıktan sonra, sorumluluklarının gereğini yapmak üzere herkes dağıldı; kimi dışarıda kimi evdeki işinin başına geçerek bir ölçüde beni de rahat bırakmış oldular. Kahvaltıdan sonra rutin temizliğimi yapıp annemin odasına daldım. Sandıktan -beyaz tülbentten- başörtüsünü alıp özenle katlayarak cebime koydum. İçim içime sığmıyordu. Sanki şu minicik yüreğim yerinden fırlayıp çıkacak gibi...

Sabırsızlıkla öğlen saatinin gelmesini bekledim ve vakti zamanında evden çıktım. Biz çocuklar genelde sokak arasında oynadığımız için - ve annemler benim bir başka yere gitmeyeceğimi bildiklerinden - muhtemelen merak etmeyeceklerdi. Nasılsa o daracık merdivenlerin bulunduğu ara sokakta ya da odun ardiyesinin orada oynadığım düşünülecekti. Aslında böyle düşünerek bir ölçüde kendimi kandırıyordum! Çünkü ailemden habersiz bir şey yapmadım ve saklayacak bir şeyim de olmadı bu vakte kadar! Bu nedenle huzursuzdum diyebilirim. Neyse…

Mahalledeki akranım çocukların, evlerinden çıkarak yakınımızdaki Yeşil Cami’ ye yol almalarını bekledim bir kenarda gizlice. Onlar toplu halde çıkıp epey bir yol aldıktan sonra da ben çıktım ve adımlarımı hızlandırarak açılan mesafeyi -yine onlara görünmeden- kapatmaya çalıştım. Yeşil Cami’ye vardığımda, avluda ve kapı önünde kimse yoktu. Ana kapının eşiğine gelince birden duraksadım. Garip bir titreme, bir heyecan, suçluluk duygusu ve bir o kadar da içeri girmek için can atan o masum istekti benliğimi kuşatan...

Eşikten içeri mi girsem, dışarıda mı kalsam? Ne yapacağımı, nasıl edeceğimi bilemez bir halde yerimde saydım bir kaç dakika. Evden habersiz çıkıp gelmenin ruhumda yarattığı o buruk duygunun, içimdeki önlenemez arzuyla başa baş çatıştığını hissediyor fakat bir şey yapamıyordum! Ben "içeri girsem mi girmesem mi, gireceksem nasıl gireceğim, ne diyeceğim" diye bocalarken;

__"Kızım içeri girsene" diyen bir sesle irkilerek, açılan kapıdan adeta itilircesine giriverdim ansızın. Böylece, camiye gelen yaşlı bir amca sayesinde kendimi farklı bir dünyanın farklı atmosferinde buldum! 

İçeride cami imamı olan ve aşağı yukarı yirmi beş otuz yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim uzun boylu, esmer, gençten bir beyefendi, önce kapıdaki o yaşlı amcaya selam verip konuştu. Belli ki önceden tanışıyorlardı. Sonra da bana dönerek, ne için geldiğimi sordu. Ben de, kursa geldiğimi söyledim. O arada göz ucuyla ve ürkekçe etrafı şöyle bir kolaçan ettim. 

Girişte hemen sol tarafta, halılarla döşenmiş ve yanılmıyorsam “Harim” denilen yerde, önlerinde rahleler ve üzerinde açılmış kitaplarıyla irili ufaklı çocuklar gördüm, bir şeyler okuyorlardı.

Sanırım kapının hemen sağında mihrap ve minber; tam karşısında, içeri doğru açılan bir yerde de Kur' an okuyan yetişkinler vardı. 

Girişteki salon oldukça büyük görünmüştü gözüme. Tavanında ışıl ışıl kocaman avizeleri ve yerde- kırmızı rengin hâkim olduğu- büyük, motifli halılarıyla müthişti. Tabii, kalabalık bir aile olarak yaşadığımız gecekondumuza göre, bu salonun gözümde devasa görünmesi ve beni etkilemesi çok doğaldı.

Benimle birlikte gelen o yaşlı amca, kısa bir süre kaldıktan hemen sonra gitmişti. Neden sonra hoca, kapı kenarında sessizce bekleyen beni anımsadı ve iki kursiyer arasında yer açarak uygun bir yere buyur etti. 

Vakit nasıl ilerledi, saat kaçtı doğrusu bilmiyordum! Zaman durmuştu benim için ve ben zamanın dışındaydım sanki. Hoca, paydos saatinin yaklaştığını, bu nedenle kitapları açarak beklemelerini, ertesi gün için herkese ödev vereceğini söyleyerek dizleri üzerinde oturan öğrencilere tek tek ödev taksimi yapmaya başladı. 

Nihayet sıra bana gelmişti. Hoca: "kızım senin kitabın yok mu?" diye sordu. Ben, olmadığını söylediğimde, yanı başımdaki çocuğun kitabını kapmasıyla sayfaları çevirmesi bir oldu. Hoca, bir kaç sayfalık ödevimi verdikten sonra kitabı sahibine iade etti. Sanki aklım başımdan gitmişti. İnanılmaz bir duygu esintisiyle dalga dalga esiyor ve bir kelebek kanadı hafifliğinde uçuyordu ruhum. 

Nihayet, hocanın paydos demesiyle çocukların ok gibi yerlerinden fırlamaları bir oldu. Eve doğru yürürken, düşünceli ve dalgındım. Öyle ya; hem kitabım yoktu hem de ailemden habersiz gelmiştim! Bu durumda ödevimi neyle, nasıl yapacaktım ve aileme karşı daha ne kadar sessiz kalacaktım, bilemiyordum ki! Bildiğim tek gerçek, camiye gitme isteğindeki o önlenemez iradeydi. 

Eve dönüşte de karışmamıştım mahallemdeki çocuklara. Sanki yalnız kalmak ve bu yalnızlığımda çözmek istiyordum, çözülmez zannettiğim düğümleri! 

Makale ve köşe yazıları başta olmak üzere, satır satır gazete okumayı ve o dönemlerde TRT. Radyosunda "ajans haberleri "olarak adlandırılan Ana Haberleri pürdikkat dinlemeyi seviyordum. 

Anacığımın bembeyaz tülbendini özenle cebime yerleştirirken, adımlarımı hızlandırarak koştum. Zira ajans haberlerini kaçırmak istemiyordum. Eve geldiğimde saat, yanılmıyorsam akşamın altı buçuk yedisiydi. 

Akşam yemeğinden sonra ailece çay içmek alışılmış ve vazgeçilmez paylaşımlarımızdan birisiydi. Ailede herkes birbiriyle konuşuyor, sohbet ediyor, bir şeyler paylaşıyorken, ben; aklımla fikrimle, yüreğimle camideydim hâlâ. 

Ödevimi yapamamanın sıkıntısıyla üzülüyor; bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum içten içe sessizce. Fakat mutluydum! Tanımını yapamayacağım kadar derin bir duyguydu yüreğimde salınıp duran...

Bu masum, sancılı iç çekişlerimin ardından uyudum. Bir an önce sabah olsun da camiye gideyim istiyordum. Bir yandan da ödevimi yapamamış olmanın huzursuzluğu...

Sabah kahvaltısının ardından - yine aynı taktikle – öğlen saatini ve şen şakrak seslerle, çocukların merdivenlerden inerek geçip gidişini bekledim.
Cebimde beyaz tülbendim; aceleyle çıkıp, düştüm cami yoluna. Az biraz endişe etmiyor değildim hani! Masumane de olsa, büyüklerimden habersiz yaptığım bu hata ve ortaya çıkacağı korkusu içimi daraltıyordu doğrusu. 

Cami avlusuna girdiğimde rahatladım. Çünkü bir an önce içeri girmek, ruhumun derinliklerindeki o eşsiz esintiye bırakmak istiyordum bu minicik yüreğimi. Kapıyı çalıp da içeri girdiğim anda her şeyi unuttum. O an sadece ben ve Yaratıcı Tanrı vardı! 

İçeride, hocanın bir önceki gün buyur ettiği -kapı girişinin solundaki- yere yöneldim doğrudan ve kendime bir yer açarak oturup, beklemeye başladık hocayı hep birlikte. 

Bir süre sonra hoca, bulunduğumuz yere gelerek, alfabeden verdiği ödevleri kontrol etmeye, tek tek okutmaya başladı. Tabii, ben sıkıntılıyım. Zira her okuyuşun ardından sıra bana gelmekteydi. İnanılmaz derecede kasılıyor, çaresizliğin kıskacında kendi kendimi yeyip bitiriyordum. Bu nasıl bir istek, nasıl bir sorumluluk duygusuydu ki; birbirine zıt özellikler olarak beni bu derece kuşatmıştı? 

Bu duygular içerisinde çırpınırken, hoca da aradaki mesafeyi epeyce kısaltarak yaklaşmıştı bana doğru. 

“Allah’ ım, yardım et bana, mahcup etme n’olur” diyerek, içimden binlerce yakarışlarla yardım istiyordum Tanrı’ dan, derken; beklenilen an da geldi! 

Hoca, gayet saygılı bir üslup ve sevecenlikle ödevimi sordu. Neden sonra kitabımın olmadığını fark etti. “Kitabın yok mu kızım” dedi. Olmadığı yanıtını duymasıyla, yanımdaki çocuğun kitabını alarak sayfaları açıp, ödevimin neresi olduğunu sorması bir oldu. Ödevimin neresi olduğunu, hangi sayfadan verildiğini bilemiyordum ki ben! 

Hoca, yanı başımda, sayfaları tek tek çevirerek soruyor bana: “Ödevin burası mı kızım? “ 

Ben: “Hayır” diyorum. 

Hoca, başka sayfayı çevirerek sorusunu yineliyor, ben aynı yanıtla karşılık vererek bir başka sayfaya geçiyoruz. Kitabın sonlarına doğru bu böyle devam etti. Bir türlü ödevimin hangi sayfada ve neresi olduğunu bilemiyordum. 

Gerçekten de karıştırmıştım sayfaları ve sayfalarda birbirine benzeyen yazıları, öğretileri. Üstelik bu sayfalardaki biçim, okuldaki din dersi kitabımıza da benzemiyordu ve ben, bu durum karşısında gerçekten şaşırmıştım! 

Hoca, “ödevin burası mı kızım” diye sordukça, ben : “Hayır” diyordum ve hocanın yüzündeki ifade de başkalaşıyordu. Tabii, o an için bunun ne demek olduğunu anlayamıyordum. Fakat ödevimin hangi sayfada, neresi olduğunu bilememekte utandırıyordu beni. 

Ben bu düşünceler içinde bocalarken, hocanın bir kez daha sorduğu “Burası mı kızım” sorusuna yanıtım ansızın “ Evet, hocam” oldu. Hoca, şaşkınlıkla başını kaldırarak gözlerimin ta içine baktı ve “emin misin kızım” dedi. Ben, çaresiz : “Evet, burasıydı ” dedim, mahcup bir ses tonu ile. 

Tam da bu noktada ayaklarım yerden kesilir gibi oldu sanki! 

Neden sonra hocanın, şaşkın bir yüz ifadesiyle; “Oku bakayım kızım” diyen sesini duydum!

Hoca, soldan sağa işaret parmağıyla takip ettiği yazıyı okumamı bekledi. Başladım okumaya... 

Hoca, yazı hizasında sürükledikçe parmağını, ben; takip ettiğim parmağın işaret ettiği yazıya odaklanarak okuyordum. Bir sayfa bitiyor yanındakine geçiliyor, o sayfa bitiyor diğerine... Derken, kitap bitirilmişti! 

Doğru mu okudum yanlış mı, bilmiyordum! Hoca da bir şey konuşmuyordu. Sadece şaşırmış vaziyette yüzüme bakıyor; sanki bir şeyler soruyor ve yanıtını bekliyor gibiydi benden…

Oysaki ne olduğunun ve etrafımdaki hiçbir şeyin farkında değildim. Adeta bir başka boyuta geçmiştim; tüy kadar hafif bedenimle, sadece ben vardım koca camide, bir tek ben… 

Hocanın parmaklarını takip eden gözlerimle başbaşaydım. Ve koca tavanda kendi sesim yankılanıyordu sanki! 

Nihayet hocanın şaşkınlık ve hayret dolu yüz ifadesiyle yüzüme bakışı ve “gel bakayım benimle” deyişi, içinde bulunduğum ruh halinden sarsarak uyandırdı beni. Hoca önde ben arkada; hızlı adımlarla yürüyerek, Kur’ anı hatmeden yetişkinlerin bulunduğu kısma geçtik. Giriş kapısının hemen karşısında sağda bir yerdi ve benden büyük ablalar, ağabeyler vardı orada. Bu arada akşam paydos saati de yaklaşmaktaydı.

Geçtiğimiz kısım olan yetişkinler bölümündeki duvarda asılı duran kırmızı kaplı Kur’an-ı Kerimi alarak kılıfından çıkardı ve rahlenin üzerine koydu hoca. 

İlk sayfasından itibaren –yine işaret parmağını gezdirerek gösterdiği yerleri okumamı istedi. Ben, hocanın işaret ettiği sayfaları hiç durmaksızın okuyordum. Böyle bir kırk elli sayfa kadar okudum. Hoca, ansızın kitabın sayfalarını pat diye kapatarak şu soruyu yöneltti bana:

- “ Kızım, Kur’ an okumayı daha önce öğrenmiş miydin? “ 

Ben:
- “ Hayır, hiçbir yerde okuyup öğrenmedim hocam “ diyerek, yanıtladım hocayı.

Yanıtımın ardından ansızın: 

-“Kızım, ailenle tanışmak, seni himayeme almak, yetiştirmek istiyorum” demez mi!

Bu arada doğru okuyup okumadığım yönünde suskunluğunu koruyor, bir şey söylemiyordu hoca bana. Ben ise hâlâ olup bitenin farkında değildim. Sahi, neler oluyordu? Alfabeyi okuyabilmiş miydim? Ya o kocaman kalın kitabı? 

Hoca bu kitabı niye okuttu bana? Bu konuda neden bir şey söylemiyordu? Böyle kendi kendime yanıtı olmayan sorular yöneltiyordum. 

Paydos olup da akşam evimizin yolunu tutunca, hocayı ve sözlerini anımsadım irkilerek. Hocanın sözleri beyin kıvrımlarımı titretiyordu. Bu iş nasıl olacaktı? Aileme karşı mahcup olmayacak mıydım? 

Evden habersiz, kendi başıma iş almanın sıkıntısını çekiyordum açıkça. “ Eve neden söylemedim, neden gizli gittim o kursa? Ailem sevgiye dayalı temiz, yapmacıksız duru bir dindarlıkla dolu iken ve bu durumu hoşgörüyle karşılayabilecekken, neden söylemedim?“ diyerek, kendime kızıyordum. Fakat bir yandan da tarifsiz bir mutluluğun erincini yaşıyordum.

Bu durumda yakınmak faydasızdı. Olan olmuştu artık. Ortada bir gerçek vardı ki, o da; hocanın ailemle tanışma isteği! 

Karmakarışık düşünceler içinde eve varmıştım. Koşar adım içeriye girerek düşünmeye, kendi içimde sessizce çözüm aramaya başladım. 

Buruk, heyecanlı ve aynı zamanda huzursuzdum. Aileme karşı mahcuptum. Güvenlerini sarsmaktan ve onları beklemedikleri bu emrivaki ile zor durumda bırakmaktan korkuyordum! 

Ben aileme hiç yalan söylememiştim ki! Şimdi bu başına buyrukluğum nedeniyle annem de babam da bana kızacak ve haklı olarak güvenleri sarsılacaktı! 

Birden aileme olan sevgim kapladı bütün ruhumu. Aynı zamanda, nasıl bir gerekçe ile hocanın ailemle tanışmasını engelleyeceğim düşüncesi…

Ailece akşam yemeğinden sonra, siyah beyaz Nortmende televizyonumuzu izledik bir süre. Sonra da uyumak üzere odaya geçtim. 

Beklenmedik bir şekilde yaşanılan ve beni farklı bir boyuta taşıyan, inanılması güç bu durum karşısında karmakarışık duygularla dolu ve oldukça tedirgindim. 
Yarın hocaya ne diyecektim? Dua ediyordum içimden, binlerce dua sadece…

Topu topuna bir buçuk gün geldiğim ve gizlice katıldığım bu kursu, ailemin bilmesini istemiyordum gerçekten! Fakat nasıl bir gerekçe ileri süreceğimi de bilemiyordum! Çok üzgündüm ve bir çıkış yolu arıyordum.

Bedenim evdeydi; aklım, yüreğim okuduğum Kur’an sayfalarında ve hocanın sözlerindeydi! 

Gözkapaklarım bu gerginliğe daha fazla dayanamayarak kapandı…


Sabah, kahvaltı saatine değin yana yakıla çareler ararken ben, imdadıma babam yetişti; bademcik ameliyatı için diğer iki kardeşimle birlikte bize randevu aldığını, okullar açılmadan bu işin bitmesi gerektiğini söyledi. 

Sevineyim mi üzüleyim mi, bilemedim! Sadece evden, ailemden, büyüklerimden habersiz iş yapmanın gerginliğini, üzüntüsünü yaşıyordum.

Son derece masum duygularla Tanrı’ ya yakın olmak isterken, gizli saklı ve başına buyruk davranılmamasını; 

Gerekçesi her ne olursa olsun; bu tür savruk davranışlar karşısında yalanın kaçınılmazlığını;

Yalanın olduğu yerde Tanrı’ ya yakın olma isteğinin çelişip örseleneceğini, bu nedenle; 

Kendime karşı dürüst ve samimi olmam, aileme açılmam ya da kurstan çekilmem gerektiğini düşündüm. 

Biliyor ve inanıyordum ki Tanrı; içtenliğime, kendisine yakın olma arzum kadar aileme olan sevgime de tanıktı ve bu doğrultuda beni yalan-dolandan koruyarak asıl olanı /öz’ ümü görmüş, makul bir gerekçe ile de koruyup kollamıştı beni!

Bu nedenle o gün ve ertesinde kursa gitmedim. Ardından bademcik ameliyatı oldum ve takiben de okullar açıldı.

*

Aradan tam on iki on üç yıl geçmiş, okul bitmiş, ben iş hayatına atılmıştım.

Bir sabah, işe gitmek üzere bindiğim Abidinpaşa-Ulus otobüsü, Hamamönü durağında yolcu almak üzere durdu. Tıklım tıklım dolu otobüsün sağ pencere tarafında tekli bir koltukta oturarak dışarıyı gözlemliyordum. 

Birden gözlerim faltaşı gibi açıldı. Durakta otobüse binmek için ilerleyen yolcular içinden bir beyefendi dikkatimi çekmişti. Gördüğüm bu yüz, hiç de yabancı değildi ancak nereden tanıyabileceğim konusunda belleğimi zorladım ve anımsadım. Evet evet… Gördüğüm Beyefendi, on iki yıl önce mahallemizdeki “Yeşil Camii” de bana Kur’ an okutan imam idi. Kesinlikle yanılmıyordum! 

O an hocanın otobüse binmesini, benim oturduğum tarafa ilerlemesini ve yıllar önce hiçbir şekilde Arapça bilmez iken, Kuran’ ı okuyabilmiş olmanın sırrını öğrenmek istedim. Dışarıda durakta beklemekte olan hoca, -sanki içimi okumuşçasına- otobüse bindi ve tam da benim oturduğum koltuğun yanında durdu. 

O, uzun boyuyla dimdik ayakta durarak dışarıyı seyretmekteydi. Kesinlikle beni görmemişti. İçimde, geçmişe dair o muhteşem olayı sormak için can atıyordum adeta. 

Artık dayanamayarak : 

-“ Affedersiniz! Siz, on iki yıl öncesinde, Akdere Yeşil Camii İmamı değil miydiniz efendim?” dedim. 

O:

- “Evet, neden sordunuz?” diye yanıt verdi. 

Ben:

- “ O tarihlerden birinde camiye Kur’ an Kursu için gelen esmer küçük bir kız çocuğunu ve onunla ilgili bir olayı anımsıyor musunuz?” dedim. 

O, gözlerini uzaklara bakarcasına camdan dışarı çevirip az düşündükten sonra:

- “ Evet evet, hiç bilmediği ve ilk kez geldiği halde, verdiğim ödevi okuyarak şaşırtmıştı bizi.” Dedi.

Ben:

- “Peki hocam, nedir bunun anlamı? Ben bugüne değin hiç Arapça olarak Kur’ an okumadım, bugün olsa yine okuyamam! Hem, nasıl oldu da o gün hiç bilmediğim bir dili, bir yazıyı sayfa sayfa okuyuverdim?” dedim.

Hoca, bütün içtenliğiyle yanıtladı:

- “ Çocuklar daima saf, duru, temiz, çıkarsız ve sevgi dolu olurlar. Kalplerinde bir art niyet barınmaz ve Tanrı’ ya daha yakındırlar. Siz de O’ na yakın olmaktan, O’ nu zikirle-fikirle kalbinizde taşımaktan mutluydunuz, istekliydiniz! 

O, kalbinizi gördü, yüreğinizdeki heyecanı, isteği gördü ve kelâm oldu dilinize, yardım etti size. “ 

Hocanın yorumuna yakın yorumda bulunan ve bu olaydan habersiz olan; dini bilgileri ve bu alandaki icraatıyla haklı bir unvana sahip olan daha başka büyüklerim de oldu konuya açıklık getiren.

Gerçekten de Allah’ ın hikmetinden sual sorulmazmış!

***

Refika Doğan / Antalya-21 Şubat 2013
Sevgili Refika Hanım,Can yürek;

Hikâye serisi şeklinde yazdığınız gerçek yaşam kesitlerinden oluşan bu sımsıcak yazınızı bir çırpıda okudum.Beni aldı yıllar yıllar öncesine götürdü kayboldum adeta yazının içerisinde.Kendimde eksik kalan fakat
duygularda aynı karelerin içerisinde bulunmak.İşte edebiyatı bu yüzden çok seviyorum tamamlayan,bütünleyen biz olduğumuzu hatırlatan yönleriyle o deryanın içerisine çekip alıyor bizi.

Dupduru ve hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan inceden inceye anlatmanız,kesinlikle siz bir roman kaleme almalısınız Refika Hanım.Sürükleyip götürüyor okurken ve bu konuda çok başarılısınız.

"Tanrı korku mu sevgi mi" başlığına takılan düşüncem şudur ki;Tanrı yani inancımızın ana kaynağı sahibi kesinlikle SEVGİ korku insanı alıkoyar yapmak istediklerinden.Dimağını düğümler oysa sevgi billurdan ırmak gibidir mutlaka akar,temizler paklar,ilerletir olduğu yerde bırakmaz.Korku çiviletir insanı.Sevgi o kadar yüce ve kuvvetli bir duygu ki bunu göremeyenler işte hakiki mânâ da ne insanı ne kendini ne de Rabbimizin gönderdiği o yüce Kur'anı anlayamamış sadece kalıplaşmış düşüncelerin sembolü olmakla asıl hakikati birbirinden ayırt edememişlerdir.

Hz.İbrahim'in ateşe atıldığında ateşin farklı bir boyut kazanması sevginin güvenin büyüklüğünden değil miydi?

.
.
.
Örnekler çoğaltılabilir SEVGİ Korkuyu bertaraf eden en ulvi en karşı konulmaz güçtür.
Dilerim ki o sevgi tüm insanların içinde büyüsün ve ormana dönüşsün.Kaleminize yüreğinize özünüze sağlık.
Nazik yorumunuz ve samimiyetiniz adına  çokça teşekkürlerim sevgili  Deniz hanım, güzel dost...