Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Veysel'in kaderi
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Veysel'in kaderi

Ahmet ÖZDEMİR



Kırk yaşına kadar belli bir çevrenin dışına çıkmamış bulunan, gözleri görmeyen Âşık Veysel'in, gönül gözü açıktı. Gören bir kimseden daha anlamlı olarak hayatı görmüş ve yaşamış, aydınlık iç dünyasını bize şiirleriyle yansıtmıştı.

Gülizar ana, Veysel'i 1894 Yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde doğurdu. Ama nasıl?

Eylül sonu veya ekim başlarında, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya gitmiş, dönerken sancısı tutmuştu Gülizar ananın. Bir çalının dibinde doğurdu Veysel'i. Göbeğini de kendisi kesti. Önlüğüne sarıp, Birçok Anadolu kadınının kaderini yaşayarak, yürüye köye dönmüştü. Bilemezdi ki kader, daha kendine ne günler gösterecek. Ömrü boyunca bu bebek Gülizar ananın yürek sızısı olacak. "Kadersizim!" diyerek gizli gizli gözyaşları akıtacak. Bu Veysel bebeğin Türk Milleti'nin Ozan Atası olacağını bilmeden görmeden, bu dünyadan geçip gidecek.

Sözü uzatmayayım. Veysel'in babasına köyde lâkabı "Karaca"ymış. Ahmet adında bir çiftçi. Sülâlesine de Şatıroğulları derlermiş Karaca Ahmet'in. Atalarının Türkistan'dan geldiği, Malatya, Trabzon, Konya'ya dağıldığı sanılıyor. Babası küçük yaşta yetim kalmış, şunun bunun yanında hizmetçilik, çobanlık yaparak büyümüş. Sonraları çift çubuk sahibi olmuş.

Veysel'in doğduğu yıllarda, bu toprakların insanının derdi bir değil ki. Salgın hastalıkların biri biter biri başlarmış. Onlardan biri de Çiçek hastalığı salgınıymış. Veysel'in iki kız kardeşi bu salgın sonucu ölmüşler.

Her şeye rağmen, günler günleri, aylar ayları kovalamış, Veysel yedi yaşına ulaşmış. 1901 yılında çiçek salgını yeniden yayınmış dört bir yana. Veysel'i de almış pençesine. Aşık Veysel hatırlıyor o günleri ve şöyle anlatıyor:

"Çiçeğe yakalanmadan evvel anam bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven komşu kadına göstermeye gitmiştim. Muhsine kadın sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm." Düşerken, eline bir şey batıyor ve kanıyor.   Meğer o sırada çiçeğe yakalanmış. Veysel. Yine o günleri hatırlarken "Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan." diyor. Bir şeyi daha hatırlıyor, yaralanan elinden akan kanın rengini, kırmızıyı.

Önceleri bu gözün açılma şansı varmış. Çevreden Akdağmadeni'nde bir doktorun olduğunu, benzer birkaç kişinin gözünü açtığını söylemişler. Şatıroğulları sevinmiş. Üç beş kuruşu bulup buluşturup Akdağmadeni'ne gitme gününü bekliyorlarmış. Ama umutları, kısa bir süre sonra sönmüş.

Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.

Bütün Şatıroğulları çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüşler. Artık ağabeyi Ali ile bacısı Elif elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlamış Veysel'i. Gittikçe içine kapanmış. Sivrialan ve çevresine Emlek yöresi derler. âşığı, ozanı  bol bir yöredir. Babası da şiire meraklı. Veysel'in bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.

İlk hocası, babasının arkadaşı olan Divriği'nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa'dan (Âşık Alâ) olmuş. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Yunus, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Kemter Baba, Veli, Visali, Kul Abdal, Şahan Ağa, Sıtkı ve diğer halk ozanlarının dünyalarıyla tanışmış.

Âşık Veysel'in hayatında ikinci önemli değişiklik seferberlikte başlamış. Kardeşi Ali askere gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmış. Ardından Veysel'in bütün arkadaşları, akranları cepheye koşmuşlar.  Veysel bundan da mahrum... Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun etmiş.