Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Berlin'de Bergama Müzesi
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Berlin’de ikinci günümün dört saati müzelerde geçti. Buradaki Müzeler adasında beş müze var. Her müzeye giriş 12 Avro. Fakat 18 Avroya müze kartı alarak beşine de girebiliyorsunuz. Ben en az iki müze gezerim düşüncesiyle müze kartı aldım. Bunun bir avantajı da bilet almak için kuyrukta bekleme çilesi yoktu.

Çünkü benim özellikle gitmek istediğim Bergama Müzesinin önünde, gün boyu kuyruk hiç 200 metreden az olmuyordu.  Bu yüzden geziye önünde kuyruk olmayan Bode Müzesinden başladım. Beklemeden müze kartımı buradan aldım. Yarım saat içinde gezip çıktım. Zaten doğru dürüst tarihi eser yok denilecek kadar azdı. Ama Bergama müzesiyle karşılaştırma yapmak açısından da faydalı oldu.
Buradan çıkıp Bergama Müzesine gittim. Önünde çok uzun bir bilet kuyruğu vardı. Ben beklemeden müze kartımı gösterip girdim. Müzenin içi her milletten insanlarla dolup taşıyor. Hatta bazen içerdeki ziyaretçi sayısı belli bir rakamın üstüne çıkınca bilet satışını durduruyorlardı. İçerdeki parasız verilen kulaklıklarda Türkçe seçenek de var. Önüne geldiğiniz eserin numarasını girince size Türkçe olarak o eser hakkında bilgi veriyor.
Müzenin en ilginç bölümü girişte sağda büyük bir salondu. Salona girişte tam karşımda o muhteşem görüntüsüyle Zeus Sunağını görünce irkildim. Sanki “Ben Anadolu’yum! Anadolu benim yerim yurdum… Yüz yılı aşkın özlemim” diye kulağıma fısıldıyordu. Salonun sağında ve solunda yine Anadolu’dan devasa sütunlar, tabanda oldukça estetik ve canlı mozaikler.
Arkanıza dönüp baktığınızda, ya da Zeus Sunağına çıkıp salonun giriş tarafına döndüğünüzde dünyanın en görkemli, zevk ve estetiğin en güzel biçimde birleştiği devasa bir Anadolu eseriyle daha karşılaşıyorsunuz. 30 metre genişlik, 16 metre yükseklik ve 5 metre derinlikte muhteşem bir yapı. Ben dünyada pek çok müze gezdim, Mısır’da Kahire Müzesi hariç, hiçbir yerde böyle devasa bir eser görmedim diyebilirim.
Bu müzede çok hızlı hareket etmeye çalıştığım halde, üç saat kaldım. Aslında tam bir gün ayırsanız bile az gelecek. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi kadar Anadolu’yu yansıtıyor, denilebilir. Hititlerden, Urartulardan, Frig ve Lidya’ya ve daha yakın dönemlere kadar, Anadolu’nun her dönemine ait eserlerin sanki seçilmiş en güzel örnekleri var. Bunların yüzlercesinin fotoğrafını çektim. Ama resme fotoğraf eklemek yazı yazmak kadar zaman aldığı için buraya koyamadım.  
Bu müzedeki eserlerin %90’dan çoğu 1918 öncesi Osmanlı coğrafyasına ait. Yani Anadolu, Suriye ve Irak (Mezopotamya’da) getirilmiş. İran ve Mısır o dönemde Osmanlı toprağı olmadığı için buralardan fazla eser yok. Bu durum elbette ki insana acı veriyor. Ama Anadolu’da kalsa korunabilir miydi, diye de bir soru takılıyor kafama.
Çünkü daha geçen sene gezdiğim Milet o kadar bakımsız ve haraptı ki, doğrusu ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bildiğim tek şey, gezip gördüğüm diğer ülkelerle kıyasladığımda biz sanattan çok uzak bir milletiz… İşin sadece fayda tarafına yoğunlaşıyoruz. Aslında yaratıcı bir milletiz. Ama yaratıcılığımızı hep çıkar yönünde kullanıp estetik tarafını es geçiyoruz gibi geliyor bana.
Bergama Müzesinden çıkınca Neus (Mısır) Müzesine girdim. Kayda değer önemli bir eser olmadığı gibi ziyaretçi sayısı da sekiz on kişiydi. Yani bu müzeler adasındaki Bergama müzesi dışındaki diğer dört müzenin toplam eser sayısı da, toplam ziyaretçisi de Bergama müzesiyle boy ölçüşebilecek çapta değildi.