Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Prag'da İkinci Gün
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
 

Otelde Kahvaltımı yaptıktan sonra, saat 08.00 gibi çıktım. 24 nolu tramvayla şehir merkezine yakın olan Karlıova Metrosunda inip kale tarafına gidecek bir tramvay sorup bilet aldım. Kalenin eteğinde çok kalabalık turist kafilelerinin olduğu bir meydanda indim. Kalenin girişini sordum ve gösterilen yönde tırmanmaya başladım.
Kalenin girişindeki bir seyir terasından Prag hemen bütünüyle görünüyordu. Önce burada çekimler yaptıktan sonra, kaleye girdim. Guinness Rekorlar Kitabına göre, Prag Kalesi dünyanın en büyük antik kalesi olarak kabul edilmekteymiş. 570 metre uzunluk ve 130 metre genişliğinde bir alanı kaplayan kaledeki yapılar, antik Prag sokakları gibi bitişik nizam olup Ortaçağ sanat akımlarının tüm özelliklerini yansıtıyordu. Kalenin dar sokakları küçük meydanları ve tarihi yapılarını çok kalabalık turist guruplarıyla birlikte dolaştım. Devasa katedrali, kiliseleri ve saraylarının çekimlerini yaptım. 
Yapımına 870 yıllarında başlanan kalenin ilk binası kilise olup 10. Yüzyılda Georgios Bazilikası ve Vitus Bazilikası yapılmış. Bunu manastır ve sarayların yapımı izlemiş. Bohemya kralları, Kutsal Roma German İmparatorları ve 1918 yılında Çekoslovakya’nın kurulmasıyla Çekoslovak Cumhurbaşkanlarının ikametine sahne olan kale, kesintisiz işlevini sürdürürken geçirdiği dönemlerin Gotik, Barok, Rönesans gibi sanat özelliklerini de günümüze taşımış olmasına rağmen, sanki bir eksiklik varmış gibi geliyordu bana.
Düşündüm, düşündüm bir eksik yoktu. Fakat bu güne dek gezdiğim kalelerde kent merkezine göre fazladan bir tarih tadı alırken burada fazladan bir şey yoktu. Çünkü Prag’da şehir içinde de kale kadar ve hatta fazlasıyla bir tarih tadı vardı. Onun için insan buradan fazladan bir şeyler bekliyor ve bulamayınca da bir eksiklik hissine kapılıyor.
Kaleden dönüşte nehre çıkmadan tarihi yapıların kümelendiği bir yerde inip bunların çekimini yaptım. Sonra da yürüyerek nehir kenarına çıktım. Önüme gelen köprüden geçerken nehir ve çevresinin fotoğraflarını çektikten sonra sağa dönerek bir sonraki köprüye kadar yürüdüm. Prag’ın en önemli yapılarından Charles Köprüsüne geldim.
Şehrin en önemli sembollerinden birisi olan Charles (Karl) Köprüsü Vitava Nehri üzerinde 1357 Yılında Kral lV. Karl tarafından yaptırılmış olup bu muhteşem köprü yaya trafiğine açık.
Köprünün giriş ve çıkışında kuleler olup sanki bir kale görünümü sergilediği için kale köprüsü de deniliyormuş. Kulelerin arasında köprünün uzunluğu 516 metre olup genişliği de 10 metreymiş. Köprünün en önemli özelliklerinden birisi de her iki tarafının muhteşem heykellerle donatılmış olmasıdır.
Köprüye geldiğim zaman girişteki kalabalığı görünce şaşırdım. İnsanların birbirine değmeden yürümesi olanaksız gibiydi. Nitekim 500 metre mesafeyi geçmem yarım saati buldu. Köprünün iki tarafındaki heykelleri, nehri ve şehrin görünüşünü çektim.
Köprünün her iki tarafında da derin bir tarih kokusu olup sanki kendimi Çek Ortaçağını yaşar gibi hissediyordum. Hatta köprüden karşıya geçince sanki tarihin derinliklerine doğru yol alıyor gibiydim. Her yapı bir sanat şaheseri gibiydi. Önce köprüyü geçince kısa bir inişten sonra yol yokuşlaşmaya başladı.
Sonra küçük bir meydanın çevresine dizili harika yapıların fotoğraflarını çektikten sonra yukarıdaki muhteşem kiliselerin yanına çıkan dar yola yöneldim. Fakat yorulma belirtileri hissedince, akşama kadar daha çok yer gezeceğimi de hesaba katarak oraya çıkmaktan vazgeçip uzaktan fotoğraflarını çekmekle yetindim.
Bundan sonra nehir kenarından, Prag’ın tarihi ve sanat değeri taşıyan bölümlerine girip çıkarak ve her ayrıntıyı yakalamaya çalışarak dolaştım. Gün batarken sokaklarda kafe, bar, pavyon ve restoranların rengarenk ışıkları yanarak sokaklara ayrı bir hava verdi. Burada bir otelin yolun yarısına yakınını restorana çevirmiş olduğu bir bölümde akşam yemeğimi yerken sokakları gözleme olanağı buldum.
Bir şey dikkatimi çekti. Çek Cumhuriyeti coğrafi olarak Avrupa’nın ortalarında yer aldığı gibi yeryüzü şekilleri ve bitki örtüsü bakımından da Avrupa’nın ortalaması gibi geldi bana. Sonra düşünüp insanlara daha dikkatli bakınca Çek insanının fiziki görünümünün de ne kuzey Avrupalılar gibi sarı saçlı beyaz tenli, ne de güney Avrupalılar gibi esmer siyah saçlı olmadığını ve sanki ikisinin ortalaması olduğunu düşündüm.  Saat 22.00’ye doğru otele döndüm.