Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: TÜRKLERDE ÖZGÜRLÜK
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Türk dediğin bir tarafı orman, bir tarafı bozkır olan Altay dağlarında, göğü delen ve bulutlara tepeden bakan Tanrı Dağlarında, insanda doğal bir kaybolmuşluk ya da sonsuzluk hissi uyandıran Gobi çölünde Taklamakan çölünde, yeşil bir okyanus gibi uzanan Sibirya’nın Tayga ormanlarında, uçsuz bucaksız Kazak bozkırlarda, keyfince esen bir rüzgardı.  

Fakat özgürlüğün zirvesinde dörtnala bir yaşam sürdürürken Orta Asya’da, Anadolu’da gelip hapsoldu toprağa. Attan inip, eşeğe bindi mesafeler kısalınca. Adeta zincire vurulup düşüncesi, sokuldu mezara.
En başta, Türkü atsız düşünmek bile, uçan kuşun kanadını kırmak gibi bir şeydir. Türklerin yaşamında en önemli varlıklardan birisidir at. Çok geniş bir coğrafyada göçebe yaşamı sürdürmenin, uçsuz bucaksız çölleri ve bozkırları geçmenin, uzakları yakın etmenin, yerleşik kavimlere üstün gelmenin, bozkır savaş taktiğinin tek vazgeçilmezi attır dersek gerçeği tam olarak ifade etmiş oluruz.
At özgürlük, at kabına sığmamak, at yerinde duramamak, at haksızlığa isyan ve olmadığında alıp başını gitmektir. Atı Türkler evcilleştirmiş olup destan kahramanlarının da kendi adlarından önce, atlarının adı anılırdı.  
Milyonlarca kilometre genişliğindeki Orta Asya bozkırlarında, çöllerinde ve Tayga ormanlarıyla kaplı Sibirya düzlüklerinde, tam bir özgürlük içinde yaşayan Türk insanı, Anadolu’ya gelince önce toprağa sonra da devletlere bağlandılar ve evlere kapandılar.
  Ama bu kolayca ve hemen olmadı. Çünkü binlerce yıldır, Orta Asya’da kurallarını ve sınırlarını kendisinin belirlediği, zorlu göçebe yaşam tarzını, Şamanizm’in hoşgörü sınırları içinde ve binlerce yılın döngüsü biçiminde sürdürüp giderken, İran’da büyü bozuldu.
İran faklı bir yaşam ve farklı bir inançtı. İran yerleşik yaşam ve İslam’dı. Yerleşik yaşam toprağa bağlanmak, devlete bağlanmak ve eve kapanmaktı. Maddi varlığını doğada belli bir noktaya hapsetmekti. İslam manevi varlığını radikal, kesin ve katı kurallara teslim etmekti. Ama göçebe yaşama göre daha güvenli, daha rahat ve daha kolaydı.
Türkler bağlılık ve bağımlılığa özgürlüğü, kolay ve rahata zorluğu tercih etti. İran’da konaklaya göçe, biraz oyalanıp geçip gitti. İran’da çöller biraz benzerdi Orta Asya’ya, çöl gibi ovalar ve bozkırlar da yabancı değildi aslında Türk’e. Bu yüzden aldırmasalar da coğrafya farkına ve salt inanç bazında ısınsalar da İslam’a, alışamadılar yaşam tarzına. Yola devam ederek geldiler Anadolu’ya.
Anadolu’ya gelince de, dağıldılar bulutların mavilerde dağılışı ve özgür yolculuğu gibi. Dağıldılar dağların vadilerin uzanışlarına, nehirlerin akışına uyarak dört bir yana, yedi iklim on binlerce yamaca, tepeye, ağıla, vadiye koya.
Ama yanaşmadılar yerleşmeye, toprağa ve bir yere bağımlı olmaya. Çünkü Orta Asya’dan getirdikleri özgürlük ruhu egemendi ruhlarına. Bozkırların enginliği, çöllerin sonsuzluğu, Tayga ormanının sınırsızlığı, Anadolu’da da sürecek ve alınamayacaktı sınırların altına.
Anadolu’da sınırsızlık, enginlik ve sonsuzluk dağlardı. Ovaların vadilerin arkasında sıra sıra uzanan, başı göklere bulutlara değen dağlar. Birinin bittiği yerde ötekinin başladığı, bazılarının sıralanıp bazılarının kümelendiği, bazen de sıralar halinde uzanırken aralarında devasa oluklar oluşturan dağlar…
Ormanlar, çayırlar meralar ve Anadolu’nun kan damarları gibi dağların aralarında dolaşan akarsularla, çok sesli, çok renkli ve çok verimli ve çok keyifli bir özgürlüktü Anadolu Türk İnsanına.
Şamanizm’in hoşgörü atmosferinde, Türk İnsanı açık, Türk insanı alışık, her milletten, her meslekten, her renk ve cinsiyetten insanla ilişki kurmaya, iletişime ve bir arada yaşamaya. Çünkü bağlı değil toprağa, bağlı değil oturarak yaşamaya. Sürekli olarak bağlı değildir hiç bir ülkeye, bölgeye ve hatta devlete.
Onun ülkesi sürüleriyle dolaştığı alanlar, devleti kendi boyu, yolculuğu atının üstünde sürülerinin gittiği yönedir. Onun yaşama tarzı, otlakların verimlisiyle, iklimlerin elverişlisi arasında gidip gelmedir.  
Ama ah, heyhat! Anadolu yolun sonu oldu. Anadolu’ya gelince denizler kesti yolu. Bozuldu boy teşkilatı, devlet boyların değil padişahların oldu. Bozuldu bozkır gelenekleri, devlet merkeziyetçi oldu. Merkeziyetçi devlet, bırakın dağlarda özgür dolaşmayı, elinden gelse denizdeki balığı ve daldaki kuşu bile merkeze bağlamak istiyordu.
Merkezi devlet, yerleşik ve vergi veren vatandaşı seviyor, dağda dolaşan adam istemiyordu. Merkezi devlet, yönetimine itiraz istemiyor, yönetimde dönme köleleri kullanıyordu. İskan yasalarıyla, dağlarda özgür dolaşan konar göçer Türkmen’i, yerleşmeye zorluyordu.
Türkmen Osmanlıdan yüz çevirmiş, aç susuz yalınayak, İran’daki Türkmen devletine geri dönüyor, “Açılın kapılar şaha gidelim” diyordu.
Fakat devlet bu. Devletle başa çıkılamıyordu. Gidenler gitti ama İran zaten binlerce yıllık yerleşik bir kültüre sahipti. Bu yüzden bozkır devlet geleneği Şah İsmail’den sonra fazla uzun sürmedi. Ayrıca Çaldıran yenilgisinden ders alan Şah Abbas da merkeziyetçiliği seçti.
Sonuçta İran Anadolu döngüsü de bir çıkış yolu açamayınca, dağlarda yarı Şaman yarı İslam dolaşan Türkler her devlette de yerleşik yaşama geçmek zorunda kaldı. Yerleşik yaşam kültürdü, uygarlıktı, İslam’dı. Aslında hepsi de katı kalıplar ve kesin hatlarla çizilmiş sınırlardı. Özgürlüğün boynunda birer yağlı urgandı.
Geçmiş ile geleceği...
Dün ile yarını "bugün" de birleştiren, birbirine kenetleyen usta kaleme, gezginci ruha bin selam olsun...
Geçmişten günümüze Türk ruhunun ve durumunun güzel bir analiziydi..Kaleminize sağlık..Tebrik ederim.