Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: BİLİM HALKA İNDİRGENEMEZ Mİ?
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
 


 
Elbette ki indirilebilir. Örneğin cep telefonunu, bilgisayarı yapan insanlar, bu teknolojiden hiç anlamayan insanlara bunu satabilmek için, o denli yüksek bir teknolojiyi, beş yaşında okuması olmayan bir çocuktan, 80 yaşında okuma yazması olmayan bir yaşlıya kadar, basitleştirerek herkesin kullanımına sunabiliyorsa, tarih neden sunulamasın?
Fakat ne var ki, tarih bir bilim olarak herkese taşınamaz. Bu cep telefonu teknolojisini, beş yaşından 90 yaşına herkese anlatmaya öğretmeye kalkışmak gibi bir akıl tutulması olur. Nasıl ki insanlara telefonun, televizyonun, bilgisayarın teknolojisi değil de, bunun kullanımı ve faydalanma yolları öğretiliyorsa, tarih için de durum aynı olmalıdır.
Tarihin insanların kullanımına, faydasına sunulabilmesi içinse, önce içine insanı koymak gerekir. Ya da bilimsel bilgilerin yaşama dönüşmesi gerekir. Yazılarıma değerli yorumcularıyla katkı sağlayan Sayın Dr. Selçuk Ant. “Tarih yaşama dönüşürken Muhteşem Yüzyıl gibi de saptırılmamalı” diyor. Ama bunu edebiyatçılar, roman ve hikaye yazarları yaparsa, bunlar muhteşem yüzyıl gibi olmak zorundadır.
Çünkü romancı veya senarist, olayı hayal gücüne göre tasarlayacaktır. Yani zaten içinde insan bulunmayan bir tarihi olayı hikayeleştirirken, aynı zamanda bire bir tarihe de uygun olmasını sağlamak, bence bilim adamı olmaktan çok daha zordur.
Zordur diye kesin bir yargı koyuyorum, çünkü ben denedim. MÖ 340-320 yılları arasında Sagalassos’ta yaşamı, o günün tarih koşullarına uygun bir roman olarak yazmayı denedim. On binlerce sayfa kaynaktan o günün yaşam koşullarına ulaşmaya çalıştım. Hatta biliyorsunuz bu yazı dizisinde birkaç bölüm olarak “Sagalassos’ta sabah” başlığıyla canlandırmaya da çalıştım, ama pek çok konuda tereddüde düştüm, ya da pek çok alana çekinip giremedim.
Fakat Büyük İskender’in Sagalassos Savaşını ve sonrasında yapılan toplantılarda nelerin ne biçimde konuşulup kararlaştırıldığını büyük bir olasılıkla gerçeğe uygun yazabileceğimi düşünüyorum. Çünkü savaşlar, yöneticiler ve bunların ilişkileri tarihte var. Ama sıradan halkı ve toplumun bütününü tarihte bulamadığımız gibi, hayal gücümüzle doğru bilgilere ulaşmak da olanaklı değil.
Onun için diyorum ki, tarihçiler yaptıkları bilimi yaşama uygulayan, hikayeleştiren metinlere dökmelilerdir. Bilim adamları bunu denesin, eminim ki, bunun çok daha zor bir iş olduğunu göreceklerdir. Çünkü ancak böyle insan tarihe sokulursa, tarih bilimi insanlar için bir anlam taşıyacak, insana hitap edecek ve insanlara taşınabilecektir.
Aksi halde isteyen istediği kadar akademisyen veya tarihçi olsun ve hatta isterse bilim alanındaki kariyeri bulutlara değsin… Eğer ülkede bir tarih bilinci oluşturamamış, tarihe azıcık dahi bir ilgi uyandıramamış ise, tarih Türkiye’de olumlu anlamda hiçbir işe yaramayacaktır, diye düşünüyorum.
Fakat olumsuz anlamda, insanlığın zararına çok işe yaradığı da aşikardır. Örneğin savaş denilen katliamların zaferlere dönüştürüldüğü, birbirini acımasızca öldüren gençlerin, 20 yaşında sona eren hayallerinin, ümitlerinin şehitlik kılıfı altında görmezlikten gelindiği bir alan yaratmaktadır.
Ve yine katillerinden kahramanların yaratıldığı, insan ve insanlığa bir katkı sağlamak şöyle dursun, bu vahşeti, olağan ve sıradan bir yaşam hali olarak ortaya koyan tarih bilimi, eminim ki, insani ve ahlaki bir bilim olmaktan çok, düşmanlıkların, kinlerin ihtirasların, kan ve gözyaşının aleti olmaktadır.
Savaş denilen vahşeti kutsallaştırma, vahşet senden kaynaklı ise mazeret üretip gizleme, karşıdan kaynaklı ise abartıp kin ve nefret tohumlarını yeşertme, hamasi duyguları besleme ve çıkar milliyetçiliğinin gübresi, gıdası olmaktadır.
Böyle olunca da tarih hiçbir alanda, gerçek anlamda olması gerektiği gibi olamamaktadır. Örneğin günümüzde tarihin en çok kullanım alanlarından birisi turizm ve rehberlik hizmetleri olup, buradaki kullanılış biçimi de bana pek doğal gelmemektedir.
Gerçi ben sırt çantamı alıp çıkarım yola ve dünyayı rehbersiz gezerim. Bu yüzden rehberler hakkında bir genelleme yapmak istemem. Fakat rastladığım az sayıdaki rehberlerin tümünde rehberliklerini mitolojik efsaneler üzerine oturttuklarını izledim.
Örneğin bir antik kenti gezdiriyorsa rehber, orayla ilgili bir efsane anlatıp hemen hemen gezinin tamamını bu çerçevede götürüyor. Yani artık o şehrin ne tarihi, ne coğrafyası, ne sanat etkinlikleri, ne ekonomisi veya yönetimi önemli olmuyor. Bir efsane tura katılanların ayaklarını yerden kesip uçurup gidiyor.
Tarihin bu şekilde magazinleştirilmesi hiç hoşuma gitmediği için, zoraki veya tesadüfen rehberlik yaptığım guruplara ben, o kentin tarihi, coğrafyası, siyasi yapısı vs anlattım. Ama kimsenin sevmediğini ve hatta sıkıldığını gördüm. Efsanesine geçince hemen herkesin gözleri parladı.
Demek ki, arz ve talep yasası çalışıyor ve rehberler haklı. Peki burada kim haksız. Bence kabul görmeyen bir bilimin tarafları ve onu insana taşıyamayanlar, ya da taşınmasının önünde engel olanlar haksız.
Çünkü gerçek ortada. İnsanlar tarih istemiyor. Neden? Çünkü kendisi tarihte yok, tarih de kendisine hep uzak durmuş, hiç kucaklaşamamış. Onun tarihten beklentisi, çocukluğunu kucaklayan masallarla kucaklaşan efsaneler oluyor. Oysa tarih efsanelerden gerçeklere doğru yol almadıkça, tarihin gerçekleri, insanın ve yaşamın gerçeklerine doğru yol almadıkça tarih, tarihin tozlu raflarında paslanmaya devam edecektir diye düşünüyorum.