Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: 1)Yeni Doğan Şiir-2
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Bölüm -II


 
Yeni Doğan Şiir-2
 Mustafa CEYLAN
******************
Şiirin yeniliği eskisinin olmasıyla mümkündür. Hülâsa eskisi olmayanın yenisi olmazmış?
 
Bizimkisi, hece diye DÜZ KOŞMAYI, üç kafiye sallamayı ve uydurmayı bellemiş, ha babam, de babam birbirinin kopyası olan manzumeleri şiir sanmaya devam ediyor.
 
Ya da;
Bir romanın, tasvirlerle dolu nesir-düz yazısından aşırdıklarını kes yapıştırlarla alt alta yığıp serbest şiir yazdığını sanmaya devam ediyor.
 
Veya,
Güzellemeleri Karacoğlan'dan, koçaklamaları Dadaloğlundan aşırılmış lirik söz ve uyaklarla kendine şair dünyasından bir koltuk ayarlamış, kasılıp durmakta.
 
*
 
Peki bu böyle de, şiir bize neler diyor acaba?
Gelin biraz da ona kulak verelim:
Şiirden bir mektup aldım.
Okuyayım sizlere :
 
Ben şiir. Hani şu senin 50 küsur yıldır peşinde dolaştığın ve bir türlü yakalayamadığın sevgilin var ya, hah işte o benim. Bir kaç gün sonra Anoşyad’da “Yeni Doğan Şiir” adıyla  benim durumumu ele alıp” kendinize konu edinecekmişsiniz, onu öğrendim ve o sebepten bu mektubu yazıyorum size...
 
Biliyor musun, “anneler gününde ağlayan ananızı”, “dünya çocuk hakları gününde” yoksul küçümen yavruların sanayi çöplüklerindeki kirlenmemiş ışıltılı göz bebeklerini, “dünya çevre gününde “kirlettiğiniz doğayı, yaktığınız ormanları anlatamadınız da hep nedense kutlamalar, “al gülüm ver gülümlü” plaketler verdiniz birbirinize. Sahi, deliye hergün bayram misali, ne de çok gününüz var sizin?
 
Biliyor musun, 21 Mart Dünya şiir günü diye bir gün icad ettiniz, onda da, hep beni anlatmaya çalıştınız. Ancak, benim durumumu ele almadınız. Sormadınız halimi! Demediniz bu şiir ne haldedir, nicedir? Hasta mıdır sağ mıdır, ölümü dür? Derdi var mı? Ne çekiyor sizin elinizden? Hele hele kendisine “şairim” diyenlerin kaçının hançeri var sırtında biliyor musun, dönüp bakmadınız bile. Üstelik, bazılarınızı gördüm ki, bir kartvizit bastırmış ve üstüne “şair-yazar” yazdıktan sonra “editor, dergici, bestekâr, güftekâr, filolog, diyalog” türünden ne de çok şey yazmıştılar. Karnım yarılacaktı gülmekten. Hayır ! Hayır! Üzülmekten çıbanlar çıktı parıldayan alnımda. Siz varya siz, bilemezsiniz beni, sayınız ne kadarsa o kadar hattâ çarpı beşbin misli tarifimi yapmaya kalktınız. Ben kimim, onu dahi anlatamadınız. Haydi diyelim anlattınız dliniz döndüğünüzce veya aranızdan bazı bilgelerin kalemiyle 21 Martlarda beni..
 
Neler mi dediniz? Bir kaçını ben anlatayım sana :
 
 
“1991 ’de Fazıl Hüsnü Dağlarca :
“Şiirler, nereden geldiği belli olmayan, tanımı yapılamayan, bütün yaşamımızı etkileyen boyutları evrence süren o ateşböcekleridir....Şiir, günü geleceğe çevirirken öylesine zenginleşir ki telefon derler ona, gramafon derler ona, radyo, televizyon, bilgisayar, internet derler ona, yine de bütün gücünü dile getiremezler. Şiirin bütün özdeklerde görünümü başka başkadır. Kuşun sesinde görünen odur, maviliği sese dönüştürmüştür. Demirin ateşte dövülürken kıpkırmızı olması odur; dışarı çıkmayı kırmızıya dönüştürmüştür. Yaşlı bilginin avuçlarındaki harfler odur; evreni umuda dönüştürmüştür. Gelin olan kızın ilk gecesi odur; ipeği sevişmeye dönüştürmüştür. Birbirimize yakınlığımız odur; ekmeği özgürlüğe dönüştürmüştür. Duyuyor musunuz şimdi? Duyuyor musunuz, burada sizi bana dönüştürmüştür.”
 
 
“2002’de Gülten Akın : "Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Nâzım Yılı, Mevlânâ Haftası ve Dünya Şiir Günü.
Ne oldu bize, bizlere? Eskiden önemsediğimiz, sevdiğimiz, bağlandığımız değerleri birer güne, yıla bağlayarak iptal mi etmek istiyoruz geri kalan zaman için? Yoksa anneye, babaya, sevgiliye, şiire, Nâzım’a yer kalmadığı gibi bir endişeden mi?
Birey olmak için toplumsallıktan geçiremediğimiz bu hayattan hâlâ biraz utanç mı duyuyoruz? Utancı yenmek mi istiyoruz; bir gün anne, bir gün sevgili, bir gün şiir diyerek?
 
Yine de savaşlara, gücün güçlünün egemenliğine, kıyımlara, işkencelere karşı durmaya çalıştı şiir.
Özgürlüğümüzü arıyoruz. Şiir özgür olmalıdır diyoruz; ama hayatımızı özgür kılamadığımız için şiirimiz özgür olamıyor.
 
Şiirin düşünceyi, sezgiyi zenginleştirici, derinleştirici, ufuk açıcı olduğunu biliriz. Şiir her zaman, şiir bazen, şiir bir kez de olsa paylaşılan şeydir.
Rüzgâr uğultusu, kar sesi, bulut gölgesiyle MAVİ KUŞ’un peşinde her gün.”
 
 
“2006’da Arif Damar : “şiir depremdir, şiir ayaklanmadır, şiir başkaldırıdır. şiir şimşektir, yıldırımdır, gök gürültüsüdür şiir. şiiri, yani yıldırımı hiçbir siper-i saika durduramaz. şiir korkunçtur, güzeldir. hiçbir kapı, hiçbir duvar önünde duramaz. kapı tunçtan, demirden, çelikten de olsa önünde duramaz. şiir yürür, ezer geçer. şiir her şeyden, herkesten daha güçlü, daha yıldırıcıdır. şiir sınır tanımaz, ne kral tanır, ne imparator. şiir cengiz han ’dan da, sezar ’dan da, hitler ’den de, büyük iskender ’den de büyüktür. şiirin yürüdüğü yolun bitimi yoktur. şiir sonsuzluğa gider, sonsuzluktan gelir. şiir hiçbir güce boyun eğmez. en güçlüden daha güçlü, en güzelden daha da güzeldir. eşsizdir, bir benzeri daha olmamıştır ve olmayacaktır da. şiir bütün dillerden başka, bambaşka bir dille konuşur. ama onun dilini, söylediğini herkes ama herkes anlar. şiiri hiçbir güç tutsak edemez. altın da, pırlanta da, elmas da şiirden değerli değildir; olmamıştır, olmayacaktır. şiir dilsizleri konuşturur, sağırların kulaklarını açar. şiir buluttur, yağmurdur, gökyüzüdür. şiirin arkadaşları, dostları vardır. en yakın dostu bilimdir. sonra musiki ve resim gelir. şiirde müzik de vardır, resim de, yontu da. mimar sinan ’la da dosttur, darwin, einstein ’la da. şiir gelecektir, umuttur, özlemdir, mutluluk ve güzelliktir. şiirden en zalim, en gaddar, en acımasız krallar, imparatorlar bile çekinir, korkar. şiir ölümü bilmez, şiir yaşamdır. şiir muştu, sevinç ve mutluluktur. şiir kötümserlik bilmez, tanımaz. iyimserdir, cömerttir ve gençtir, delikanlıdır. yakışıklıdır şiir.”
 
 
2007’da Cevat Çapan : Şiirin yaşanan her şeyi beş duyumuzla canlandırarak (görerek, işiterek, koklayarak, tadarak, dokunarak) algılamamızı sağlayan bir duyarlık kaynağı olduğunu, bize duygularımızla düşünmeyi, düşüncelerimizle duymayı öğrettiğini hatırlatacak Dünya Şiir Günü kutlamaları.
 
Özgürlük ve dayanışma özlemi içinde, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamaya bir çağrı olduğunu düşünecekler şiirin. Yalnızca Edirne'den Ardahan'a kadar değil, Çin'den Peru'ya kadar uzanan bir umutla...
 
2008’de Ahmet Oktay : Şiirin iç çekişinde ya da haykırışında duyduğumuz, varlığın ve varoluşun sesidir. Eğer şiir, en derin metafizik kaygıları olduğu kadar, en güncel politik istekleri de dile getirebiliyorsa, bu ; hem toplumsal etkinliğimize hem de tinsel beklentilerimize ait oluşundandır. Şiir, en uzlaşmacı göründüğü noktada bile, yabanıl ve hayırlayıcı olmayı başarır. Verili gerçekle yetinmeyiş, şairin başkaldırıcı gücünün besleyici toprağıdır. Şiirin düzeni, son kertede bir düzensizliği ima eder.
 
Küresel kapitalizm imgeler alanını, yani sanatsal alanı da sömürgeleştirmiş bulunuyor. Ama şiiri halâ sömürgeleştiremedi ve Pazar Ekonomisi’ne eklemleyemedi. Magazinel edebiyat basını, şiiri halâ manşet yapamıyor ve ayağa düşüremiyor. Nietzsche “çekiçle felsefe yapmaktan” söz etmişti.
Şair, halâ çekiçle yazabiliyor.
 
 
2009’da Kemal Özer : Yine şiire bakıyoruz. Yine şiir ne işe yarar diyenlerle göz göze gelerek.
Sesimizde yankılanan yine öncelikli bir soru: Hangi niteliklerle yüz yüze getirir bizi şiir?
 
Sayabiliriz o niteliklerin birkaçını hemen: Yaratıcı eyleme merak, dönüşü olmayana cesaret, sıradana açılan savaş, emeğe gösterilen saygı, duyarlığa tanınan özgürlük, tasarlananı genişleten ufuk...
Şöyle diyebiliriz örneğin:
 
“Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler?” diye soran meraktır şiir. Kralı çıplak gördüğünde korkağın söyleyemediği cesur sözdür. Sıradanın yavanlığına başkaldıran çeşitlilik, emeği hor görene indirilen tokattır. Duyarlığı sınırlı tutanın karşısına yeni bir dil ile, tasarlananı güdük bırakanın karşısına yeni bir dünya ile çıkandır. Neruda’nın dediğini bir kez daha yineleyebiliriz öyleyse: Yedi canlıdır şiir. Bunca sömürü ve yoksulluğun insana yaşamı dar ettiği, işkence ve savaşlarla bunca zulmün, zorbalığın, kıyımın yeryüzünü kana boğduğu günlerde şiirin payına da canından olanların acısı düşer, soluğunun önüne birtakım engeller dikilir. Ama her keresinde yeniden canlanacaktır o, yüzleşmek için ayağa yeniden kalkacaktır.
 
2010’da Özdemir İnce: Şiirlerimi soyut ve yaşsız bir okur (sadece “bir” okur) için yazdığımı anlamış bulunuyorum. Şairlerin Tekel emekçilerinin eylemi için şiir yazmaya teşvik eden benim gibi birinin onu sorumluluklarından soyundurduğum ve çelişkiye düştüğüm sanılmasın sakın. Ben şairlerin şiirlerini o biricik ve anonim okur için yazmalarını istedim. Tekel işçilerinin eylemi sadece yaralayıcı, acıtıcı bir izlek ! Şairin şiiri hiçbir zaman ısmarlanmamıştır : Ne zamanı vardır ne de mekânı. Ama bu nedenle hem zamanı vardır, hem de mekânı. Bir gün terekesi açılır, borcu ve alacağı ölçülür. Ama şairin ne borcu vardır, ne de alacağı. Habersiz gelir, habersiz gider.
 
 
2011’de Sait Maden : Evet, bir evrendir şiir, uçsuz bucaksız, bilinmedik bir coğrafyadır. Binlerce ozan aramıştır onu, binlerce ozan da arayacaktır. Bulanlardan öğrendik böyle bir coğrafyanın varlığını. İlginç ülkeler tanıdık böylece, ilginç sesler, görünümler, ilginç varlıklar. Adına “sözcük” dediğimiz nesnelerden üretilmiş varlıklar. O ülkelere ayak basan kişi, bizim günlük yaşamımızda kullanageldiğimiz sözcüklerin kıskacından kurtulmuş ve yepyeni, alışılmadık seslerin dokuduğu, biçimlendirdiği o gizemli varlıklarla yüz yüze gelmiştir. Kendine özgü bir evren kurmaya başlar böylece.
Güçtür ozanın işi. Dil içinde yeni bir dil kurmaya, bunu gerçekleştirmeye adamıştır kendini. Binbir türlü engelle karşılaşır hep. Aşması gereken çok doruk, çok uçurum, çok deniz vardır. Ama hiçbirinden gözü yılmaz onun. Amaç, kutsal amaç çok ötelerde, tıpkı tüllere, mücevherlere bürünmüş bir sevgili gibi beklemektedir onu.        
 
 
2012 de Sennur Sezer: Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır: Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar... Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra. Şairler hükümdarlara övgüler yazsalar da bu sesleri şiirin orkestrasına ekleyemezler. Bir yıl geçmeden yıpranır gider o övgülerin kumaşı. Eskimeyen, yaşamaya övgüdür, adalete, aşka. Bir de diktatörlere yazılmış alaylar eskimez, bin yıllarca. Şairler söz ustasıdır. Anadildir ustalığın nedeni. Vay şairlere ana dilini yasaklayana. Vay insanlara şiiri yasaklayanlara! Her dilde aşağılanmalı insanın düş gördüğü dilde yazmasını, şarkı söylemesini engelleyenler. Onlar için sövgüler bile armağan sayılmalı. Adları silinmeli tarihten. Ve kadınlar, sesleri yüzyıllardır savaşları lanetlemekten yorgun, ağıtlardan kısık, şiirler söylerler güzel günler için, rüzgâra karışır. Onlara şiir yazılmaz, yazılanlar aşka övgüdür belki. Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıtı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar. Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde. Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde.
 
 
2013’de Eray Canberk: Şiir herkese tanıdıktır; herkesin bildiğidir. Kırgının fısıltısı, öfkelinin haykırışıdır. Şair de Fuzûlî’nin dediği gibi yoksul bir hükümdar, görkemli bir yoksul olabilir.Şair herkes için de söylese, kendi için de söylese türküsünü sözcükler bir kere dizeye dökülüp şiir oluştu mu herkesindir artık şiir.Şiirin ana maddesi dildir. Öteki yazın sanatlarının da ana maddesi dildir ama şiirinki daha da dildir! Çünkü şiirde her sözcük kendi anlamını aşar, gizilgüç anlamını sunar şiire.
 
Şiir düşüncelerle yazılmaz ama şiirsiz düşünceler de bir işe yaramaz. Şaire de şiirle yaşamak yetmez, şiirde yaşaması gerekir. Tehlike anında kurtarıcıdır şiir. Karanlıkta birbirini yitirenler, yine birbirlerini bulmak için “Sese gel!” diye bağırırlar... Karanlık dönemlerde insanlığın kendini bulması için “Şiire gel!” diye bağırılmalıdır... Aydınlık dönemlerde ise zaten şiire gelinmiş demektir.Bazı durumlarda ve bazı ülkelerde şöyle bir uyarıya gerek duyuluyor: “Dikkat! Lütfen şairleri ezmeyiniz!”Şiir yazanların çokluğundan tedirgin olmamalı; şiir okumayanların çoğalmasından korkmalı.Şiir para getirmez doğal olarak; ama bu yargı şiir para etmez demek değildir. Belki de bunun ayırdında olunmadığı için şiiri ve şiirini yitirmekte olan bir dünyada yaşadığımız söylenebilir ama bu şiirin yok olduğunu göstermez. Unutmayalım ki şiir de bütün sanatlar gibi insanın en eski yoldaşı, insanlığın en eski verimidir. Dünya durdukça şiir de var olacak sürüp gidecektir.
 
 
2014’de Refik Durbaş : Kendisi de dahil hayata itirazdır.Kendisine de karşıdır, itirazına da.Savaşa karşı, ama kavganın yanında.Barışa, özgürlüğe, vicdana taraftır.Yolsuzluk, rüşvet yoktur defterinde.Var oluşu baş eğmeyi reddinde.Montaj, dublaj, kumpas bilmez.Yazıldığı gibi yaşar anadilinde.Edebiyatın isyankâr edepsizi, Dünya halklarının ortak sesidir.Düş ve gerçek, aşk ve karasevda. Bir de kendisi dışında her şeydir. Şiir, şiirden başka bir şey değildir.
 
 
2015’de Afşar Timuçin : Gerici güçler gerçek bilimi gerçek felsefeyi gerçek sanatı boğma yolunda bütün çabalarını ortaya koyarken ince bilge kırılgan şiir gökdelenlerin siyasetlerin çıkarların markaların adaletsizliklerin tankların altında eziliyor.Bir kazanma hırsıyla dünyaya ele geçiren sermaye herkese ileri teknoloji ürünleri pazarlarken şiiri de bütün gerçek değerlerle birlikte yok etmek istiyor.İletişim araçlarının yetkinliğine karşın yanlış bilinç üretmeyi görev bilenler yüzyılların getirdiği değerleri geçersiz kılmaya, parayı tanrı sayan bir uydurma değerler dizgesini yaşama geçirmeye çalışıyor.Evrensel cahillik her gün biraz daha yaygınlaşıyor kurumlaşıyor kökleşiyor saldırganlaşıyor. Hiçbir değer tanımama konusunda kararlı görünen dünya sermaye güçleri bu amaçlarını gerçekleştirme yolunda adım adım ilerlerken demokrat görünen demokrasi düşmanlarından, ahlak değerlerini her şeyin üstünde tutar görünen ahlak düşkünlerinden, devrimciliği kimseye bırakmayan kurulu düzen yardakçılarından alabildiğine destek görüyor.Bu yüzden şiire bugün daha çok gereksinimimiz var. Kurtuluşun yalan yanlış tasarılarda, köksüz temelsiz düşlerde, ikiyüzlü ya da çokyüzlü ilişkilerde, basit ve bayağı siyasetlerde olmadığını, güçlünün eline bakmanın onursuzluk olduğunu bilenler dünyanın ancak şiirle, şiiri yaratanlarla ve şiiri özümleyenlerle kurtulabileceğini de biliyor. Şiir bize daha da insan olma yolunda neler yapmamız gerektiğinin öngörüsünü sağlıyor. Şiir bize kim olduğumuzu, insan için ne yapmamız gerektiğini, insana adanmanın nasıl bir şey olduğunu öğretiyor. Şiir kimseyi öldürmüyor, kendi için bir şeyler elde etmek istemiyor, insanlığı üçe dörde beşe bölmeyi düşünmüyor, insana güzelin yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için işsiz babalar için acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışıyor. Şiir insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır umuttur savaştır inanıştır arayıştır. Şiir ün değildir unvan değildir zenginlik değildir, bir köşeyi tutmak bir yeri ele geçirmek ve orada cahilliğin ve çıkarcılığın saltanatını kurmak değildir. Kendilerini şiire adayanlar, yüce duyguların gerçek savaşçıları, gelin hep birlikte dünyayı şiirle kurtaralım, çünkü bugünkü koşullarda şiirden başka hiçbir şey bize aydınlıkların yolunu açacak gibi görünmüyor.


 
./..