Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Ömrün sacayağı...
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
ESKİ ZAMANLAR YENİ DÜŞLER
ÖMRÜN SACAYAĞI


Gazanfer ERYÜKSEL

Çocukluk, gençlik, yaşlılık... Ömrü taşıyan sacayağı... Öyle mi? Yoksa biz mi öyle anlamsallaştırıyoruz bu üç sözcüğü?
Her insanın, yaşam katmanlarıyla örtülüp bir höyüğe dönen ömründe bazen dip kuytuda gömülü kalan, bazen de her katmanı sevecen bir tutkuyla delip geçen, sürgün veren bir çocuk yanı vardır. Hiç ummadığı bir anda ceketinin cebinde misket, atkestanesi, deniz kabuğu bulmak gibi bir şeydir bu. Muzip, yaramazlık eden, haşarı, afacan bir çocuk...

Can höyüğün ikinci katmanı olan “gençlik” ise kendi içinde “ilk gençlik”, “gençlik” gibi ara katları olan bir çağdır. Gündelik yaşamın hayhuyunda yaşanırken pek ayırdına varılamayan kaçan balıktır gençlik. Çocukluğunu hiç hatırlamayan, hep koşup hiç yorulmayacağını düşünen bir çağdır...

Her şey, nasıl da “çocukluk” denen o ana taşıyıcı katmanın üstünde bir sal, bir tekne gibi yüzer hâlbuki... Suyun kaldırma gücü nasıl kayıkları, koca gemileri yüzdürürse çocukluk da bütün hayatın magmasıdır.

Gençlik, kıpırtısız bir denizde nasıl gittiğini bilmeden bir başka kıyıya sokulduğunda çocukluğunu anımsayacaktır birdenbire... Genç değildir ama artık. Gündelik rastlantıların çağrışımlarıyla şimdiki zamandan uzaklaştıkça bütün kokuları, sesleri, renkleriyle çocukluğuyla karşılaşmak önceleri şaşırtacaktır onu. Dün yaptığını, öğlen yediği yemeği hatırlamakta zorlanırken çocukluğu bütün resimleriyle ona el sallamakta, gülümsemektedir. Acılar, cezalar, yanılgı ve yenilgiler bir anı oldukça unutulmak istenen değil, heybede birikip birileriyle paylaşılmayı bekleyen sıcacık çöreklerdir artık.

Gündelik teklemeler, hatalar, yanılgılar tahammül edilmekte zorlanılan şeyler değil, eski zaman resimlerini çağrıştıran küçük uyarıcılardır olsa olsa...

Dili geçmiş çok yakınken ve çok çabuk unutulurken, mişli geçmiş daha da yakınlaşmıştır. Ne zaman yabancı dil konusu gündeme gelse içimde kabuğu kanayan bir yara sızlar. Bir metni, bir şiiri hele, kendi has dilinde okuyamamak... Hangi sözcüğü çizmeliyim burada dersiniz? Hüzün mü, burukluk mu?
Yıl 1963... İlkokul son sınıf öğrencisiyim. Bizim sınıftan Galatasaray Lisesi giriş sınavları için seçilmiş üç öğrenciden biriyim. Sinan, Serdar ve ben…

“Ben sınava girmem...” diyen tek öğrenci de benim! Neymiş? Mustafa Kemal, Galatasaray Lisesi’ni mi bitirdi? Adam olacaksam maarif okulunda da olurum.”

Sınava girmedim. Ailemin de bu konuda düşüncemi değiştirmek için bir çabası olduğunu hatırlamıyorum. Parasız Yatılıyı kazanamazsam, G.S. Lisesi’nin yıllık giderlerini karşılayacak bir geliri yoktu ailemin. Belki de bu yüzden ısrarcı olmadılar.

Serdar sınavda başarılı olamadı. Sinan G.S. Lisesi’nde okudu. Babası küçük yaşta öldüğü için parasız yatılı öğrenciydi. Ortaokul yıllarında, özellikle yarıyıl tatillerinde buluşup sinemaya giderdik.
Her şey acı ve hüzün mü? Bu denli acımasız değil yaşam... Lise yıllarımda İstanbul I. Ordu Personel Başkanı Albay Hilmi Erışıldar akrabamızdı. Büyük amcamın damadı… Askeri okulda okumamı, subay olmamı çok isterdi. Amcamın subay olması nedeniyle ailedeki geleneği benim sürdürmem için her yıl okulların kapandığı hafta bize gelir, “Bu yıl seni Kuleli Askeri Lisesi’ne yazdıracağım... Okul Komutanı da sınıf arkadaşım...” diye başlardı söze.

Bu ziyaretlerin sonuncusu lise son sınıfa geçtiğim Haziran ayındaydı. Yine aynı öneri, yine ısrar… “İşin garanti, maaşı güzel...” dedi Hilmi enişte...

“Ben asker olamam...” dedim, “Bülbülün çektiği dili belası, ya atarlar, ya da asarlar beni...”

Bugün bu resimler hiç de hüzün, burukluk vermiyor. Tekne yarım yüzyıla iskele attığında bir başka görünüyor zaman. Hayatı yeniden tanımlamaya başlıyorsunuz. Yakın dostlar, “Eh biz de kocadık...” diye başlıyorlar söze. Bizim kuşaktan bir bir göçenler var kâinatın sonsuzluğuna... Kimi kalp krizi, kimi trafik kazası... Cemal Süreya, “her ölüm erken ölümdür” dese de evrenin çarkları dönüyor.

Bu sözlere senin yanıtın mı? dediniz. Yaşam; çocukluk, ilk gençlik, gençlik, orta gençlik ve son gençlikten ibaret bir yolculuktur, diyorum. İçimizde saklı kalan çocukluğu ve gençliği örten gündelik velveleye rağmen...
Şöyle bir bakıverin çevrenize... 18-20 yaşında nice ihtiyarlar göreceksiniz... 75-80 yaşında nice gençler... Yaşam her gün yeniden başlanan bir yürüyüş müdür yoksa?

Her çağın güzelliklerini dermek, baki kalan kubbede küçük de olsa bir iz bırakmak yaşamaya ve ölmeye değer kılıyor hayatı...

“Gençler ve genç kalanlar merhaba” derdi Cem Karaca her sahneye çıkışında... Genç kalırken çocukluğun şeker tadını da yine/yeniden tadan ve tattıranlara ne mutlu...