Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: İnanılması Zor Bir Telepati Hikâyesi
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
İnanılması Zor Bir Telepati Hikâyesi




Gazanfer ERYÜKSEL

Telepati… Bir kimsenin kafasından geçenleri ya da çok uzakta geçen bir olayı, arada hiçbir araç, duygusal hiçbir bağlantı olmaksızın algılama yeteneği... Eşanlamlısı ise uzaduyum…

Telepati sözcüğü Yunancadan türetilmiştir. “Tele” kısmını telefondan da aklınıza gelebileceği gibi “uzak”, “pathos” ise duygu ve düşünce anlamlarına gelir. Telepati hakkında 1930'lardan itibaren araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Telepati hakkında daha bilimsel bir tanım yapmak gerekirse, insan beynine inmek gerekir. Beynimizde meydana gelen her aktivite bir kimyasal reaksiyon ile oluşmaktadır. Bu kimyasal reaksiyonlar ile beraber çevreye çeşitli enerji dalgaları yayılır. Her canlının bir enerji yayını ve frekansı bulunmakta ve bu diğer canlılarda titreşime yol açmaktadır. Uzaklıkla beraber titreşimler de azalmaktadır. Telepatide ise uzaklık bu yayın ve titreşimlere engel teşkil etmemektedir.

Türk musikisinin, geçmişten günümüze parlayan ve hâlâ aydınlığı üzerimize olan yıldızları vardır. Bu yıldızlar âleminin, şavkı gözümüzü alan ve en parlak olanlarından biri de bestekâr Sadettin Kaynak’tır. (1895- 03 Şubat 1961)    

Yıl 1953… Sadettin Kaynak, Hamiyet Yüceses’in Şişli’deki evinde “Yavuz Sultan Selim Ağlıyor” filminin şarkılarının provası sırasında beyin kanaması sonucu felç geçirmiş ve hayati tehlike ile Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Hastaneye kaldırıldıktan sonra, doktorların ümit kestiği bir hastadır Sadettin Kaynak.

Aynı dönemde Sadettin Kaynak’ın öğrencisi olan Dr. Alaeddin Yavaşça Haseki Hastanesi’nde ihtisas yapmaktadır. Gelişmeleri Dr. Alaeddin Yavaşça’dan dinleyelim.





Haseki Hastanesi’nde ihtisas yaptığım zaman içerisindeydi. Bir gün bana Hoca’nın hanımı seni telefona istiyor, dediler. Ben de o telefonu fakültedeki Hocam Tevfik Remzi Kazancıgil’in Hanımı olarak düşünüp telefona gittim. Hâlbuki telefon eden Sadettin Kaynak Hoca’nın imam nikahlı eşi Gülfiye Hanım idi. Ağlamaklı bir sesle; Hocanın Hamiyet (Yüceses) Hanım’ın evinde aniden fenalaşıp, oturduğu sandalyeden düştüğünü, düşerken de; benimle Zeki Arif (Ataergin) Bey’in adını söyledikten sonra, kendisini kaybettiğini bir çırpıda anlattı. Hoca’nın Şişli Etfal Hastanesi’nde yoğun bakımda olduğunu, doktorların, durumunun çok kritik ve tehlike arz ettiğini söylediklerini sözlerine ilave etti. Zeki Arif Bey’le benim adımı arka arkaya neden söylediğini anlayamadıklarını, benim kendisini görmek isteyeceğimi düşündüğü için de haber verdiğini söyledi.

Ben hemen Tevfik Remzi Hoca’ya gidip durumu anlattım. İlgilenmem gerektiğini, onun için de izin istediğimi söyledim. Aldığım cevap çok enteresan oldu. “Oğlum sen vazifelendirilmişsin, hemen git Zeki Arif Bey’i bul, onu da al, Sadettin kaynak’ı görmeye gidin.” dedi.

Zeki Arif Hoca o yıllarda Fatih Noteri idi. Yeri de Çarşıkapı’da pazar kurulan yerin hemen karşısında salaş bir binanın içerisindeydi, telefonu da bağlanmamıştı. Noterliğe ulaştığımda kendisi yerinde yoktu, başkâtibe nerede olduğunu sordum, abdest almaya gittiğini söyledi. Kısa bir süre sonra Hoca gömleğinin kollarını ilikleyerek içeriye girdi ve bana konuşma fırsatı vermeden, “Haydi gidiyoruz” deyip elimden çekerek beni noterliğin dışına çıkardı. Ben kendisine, “Hocam nereye gidiyoruz? Önemli bir konu için gelmiştim demeye çalışırken o bana, “Biz seninle vazifelendirildik, sen fazla bir şey sorma, söyleme de, düş peşime gidelim” dedi.

Hemen Fatih-Şişli tramvayına bindik, gidiyoruz. Hoca sürekli içinden okuyor, dudaklarının hareketinden bunu anlayabiliyorum. Şişli’de indik, kendisi Şişli Hastanesi’nin bulunduğu tarafa koşarak yürüyor, ben de arkasından. Yüz otuz kiloluk adam sanki o yolu uçarcasına geçiyor, ben yetişmekte zorluk çekiyorum. Hastane’nin bahçesine girdik, Zeki Arif Bey bir tarafa yöneldi ve bir bölüme girdi, merdivenleri de koşarcasına tırmanmaya başladı. Hayretim gittikçe artıyordu. Bir odanın önünde durdu, kapıyı açtığı an odadan Gülfiye Hanım’ın çıktığını gördüm. Anladım ki eliyle koymuş gibi Sadettin Kaynak’ın yattığı odayı bulmuştu. O kadar şaşırmış, öylesine hayretler içerisinde kalıp heyecanlanmıştım ki, kendimi toplayıp içeri girmek istedim. Zeki Arif Bey eliyle işaret edip, durmamı istedi. Ben kapı aralığında çakılı kaldım. İçeriyi görebiliyordum, kendisinin sürekli okuduğunu ve o koca vücudun fırtınaya tutulmuş gibi büyük bir titremeyle sarsıldığını fark ettim. Sonra yavaşça Sadettin Kaynak’ın yatağına yaklaştı, iki eliyle onun başını sıvazladı ve bugün bile kelime kelime hatırladığım şu sözler döküldü dudaklarından. “İnşallah aramızda sohbet de nasip olur.” Arkasından bana, “Haydi gidebiliriz. Şimdilik işimiz bitti” dedi.

Açıkçası şaşkınlığım ve neye uğradığımı anlayamadığım hâlim giderek artıyordu, üzüntüm ise sonsuzdu. Çok sevdiğim ve değer verdiğim Hocamın hâlini bir hekim olarak hiç iyi görmemiştim. Tablo aşağı yukarı şöyleydi: Hırıltılı bir teneffüs, çene kaymış, kanamanın istikametine yönelmiş gözler, tam can çekişen ve tıpta ‘agoni’ dediğimiz hâl. Ben çok ümitsiz bir şekilde oradan ayrıldım, hastaneye dönmek zorundaydım. Akşamın geç saatlerinde Gülfiye Hanım’dan bir telefon geldi ve şunları söyledi: “Allah sizden razı olsun, Hoca gözlerini araladı, işaretlerle bir şeyler söylemeye çalıştı ve ağzına bir iki kaşık su bile koyduk.”

Gerçekten kulaklarıma inanamamıştım, olamayacak bir şeydi. Bir süre sonra Gülfiye Hanım’dan bir haber daha aldım. “Hoca çok zor da olsa bir şeyler fısıldıyor, ilk hâline göre oldukça iyi, görmek istersin diye haber veriyorum…” dedi. Çok, çok sevinmiştim ve hemen hastaneye ziyaretine gittim. Hakikaten o kötü tablo kaybolmuş, kendisinde iyi yönde bir gelişme var. Yüzünde olumlu yönde ilerlemelerin belirtileri görülüyor. Beni görünce gülümseyip, sağlam elini uzattı, ben de tuttum. Uzun süre elimi bırakmadı. Fazla ve düzgün konuşamıyor, ama memnuniyetini ifade eden bir şeyler söylüyor. Ben kendisini iki yanağından öptüm ve yanından ayrıldım.

Hoca gün geçtikçe düzeldi, hastaneden çıktıktan bir süre sonra. Bir felç hâli var tabii, ama şuuru yerinde, biraz güç de olsa konuşabiliyor. Ben artık kendisini Kaynak Apartman’ındaki dairesinde ziyaret ediyorum. Bir gün epey zamandan beri, sırası gelsin de sorayım dediğim husustan kendisine bahsettim. “Hocam, siz rahatsızlanıp kendinizi kaybetmeden önce, benim ve Zeki Arif Bey’in adını söylemişsimiz, acaba neden?” diye sordum, o da bana şunları söyledi. “Vallahi! Sanki bir rüyaydı gördüğüm. Karanlıktan nur misali bir el çıktı ve arkasından ‘Ben Abdülkadir Geylani, Alaeddin’i bul sana Zeki Arif’i getirsin’ dedi. Sonrasını hatırlamıyorum, işte öyle bir rüyaydı” deyip, sözlerini de şöyle bitirdi. “O mübarek adamı (Zeki Arif) bir gün buraya getir, birlikte olalım, bir yemeğimizi yesin.” dedi.

“Hocam, ne zamandan beri Zeki Arif Hoca’yla tanışıyorsunuz?” soruma aldığım cevap hayretimi ve şaşkınlığımı kat be kat arttırdı. “Biz onunla hiç tanışmadık, bir araya gelmişliğimiz de yoktur. Ama ben uzaktan uzağa takip ederim, musikimizdeki behresini (hisse-pay) bilirim, o güzel Dilkeşhâveran takımını pek severim.”

Bir süre sonra Zeki Arif Bey’in yanına gittim ve Sadettin Kaynak’ın kendisiyle görüşmek, bir arada olmak istediğini söyledim. “A! Demek sohbet nasip oldu” dedi ve çocukları gibi sevindi. “Yolculuk var, yolculuk var” diyerek Sadettin Kaynak’ın şarkısını birkaç kere tekrarladı. Kendisini alıp, Sadettin Kaynak’ın evine götürdüm. Zaten bu iki büyük insanın çok kısa zamanda gelişen ilişkileri akıl almaz şaşkınlıklarıma sebep oluyordu. Yine öyle oldu ve hiç tanışmayan, birbirlerini hiç görmemiş olan bu iki insanın, kırk yıllık dost gibi, sıkı sıkıya bir sarmaş dolaş olmaları var ki, anlatılacak gibi değil. Hasretle öyle bir öpüştüler ki, hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor. Bu yakınlıkları Kaynak’ın ölümüne kadar devam etmiştir.  

Sadettin Kaynak ile Zeki Arif Ataergin arasında yaşanan olay telepati tarihinde seçkin bir örnektir. Olayın bir başka açıklamasını ise eskilerin “hissikablelvuku” denilen kavramla da yapmamız mümkündür. Hiçbir belirti yokken bir şeyin olacağını sezme, içe doğma, altıncı duyu, altıncı his…

Yukarıdaki anlatıda şifre kelime “vazife”dir. Biz de “vazife” kelimesi geçen cümleleri koyu renkle öne çıkardık.

Meraklısı için ek 1: Zeki Arif Ataergin, Türk besteci ve hukukçu. Babası ünlü bestekâr kanuni Hacı Arif Bey'dir. Vefa Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk'tan mezun olarak bir süre avukatlık, hâ¬kimlik ve savcılık gibi görevlerde bulun¬du. (1896- 05 Ocak 1964)

Meraklısı için ek 2: Abdülkadir Geylani, 1078-1166 yılları arasında yaşamış İranlı mutasavvıf.  
Üstad,
Muhteşem bir yazıydı...
Kaleminiz hiç susmasın.
Teşekkürler, selamlar, saygılar...

Mustafa CEYLAN