Gülce Edebiyat Akımı

Tam Görünüm: Mustafa Ceylan Şiirlerinde Tasavvuf
Şu anda Hafif Görüntüleme modundasınız. Sayfayı normal görüntülemek için, buraya tıklayın.
Mustafa Ceylan Şiirlerinde Tasavvuf

 
Refika DOĞAN
25 Ocak 2015-Antalya
 
 
 
“Kızgın saç üstünde yanıp tütsem de 
Kül olup savrulup, tozup gitsem de 
Bakmayın hâlime iflâs etsem de 
Sevda bankasının kasasındayım 

Ağaca, çiçeğe verdim sesimi 
Kara bulutlara gömdüm yasımı 
İçimde kurşuna dizdim nefsimi 
İdam sehpasının yasasındayım”

Diyen;  ipi göğüslemiş, nefsini köreltmiş kararlı bir Ceylan vardır karşımızda.
Tasavvuf, temel İslami ilkelere dayanarak nefsi arıtıp ahlâkı güzelleştirerek dini yaşama ve bu yolla Allah’ a ulaşma düşüncesidir.
“Anladım sırrını, arşın, âlemin 
Fâniyi, bâkiyi yazan kalemin. 
Yunus ellerimden tuttu... Yetmiş bin 
Hisardan içeri girdim, ağladım.”

Dizeleriyle Mustafa Ceylan, çıktığı bu içsel yolculukta Tasavvufi motifleri alabildiğince güzel işleyen kaleminin hakkını ziyadesiyle vermektedir.
Onuncu yüzyıldan sonra tekkelerin etrafında gelişen tasavvuf düşüncesiyle birlikte dinî-tasavvufi bir halk edebiyatı da doğmuştur. Dinî ve tasavvuf içerikli şiirler hem divan hem de halk edebiyatı şairlerince yazılmıştır.
Tasavvuf içerikli ilk şiiri Türkistan’ da Ahmet Yesevî yazmıştır. Yesevî ile başlayan bu hareket, O’ nun dervişlerince Anadolu’ ya yayılmıştır. Yesevî’ nin yolundan giden Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre, Seyit Nesimî, Kaygusuz Abdal, Eşrefoğlu Rumî, Hacı Bayram-ı Velî, Aziz Mahmut Hüdayî, Pîr Sultan Abdal, Niyaz-i Mısrî, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi mutasavvıflar eserlerinde bu düşünceyi işlemişlerdir. Temel kaynağı İslam dini ve tasavvuf olan bu edebiyat; dil, vezin,  nazım şekli gibi dış unsurlarda ekseriya millî ruhu yansıtmaya çalışmış, sanatsal kaygıyı ikinci planda tutmuştur.  Tasavvuf düşüncesi ve dinsel değerleri yayma amacının güdülmesi dolayısıyla şiirde Didaktik unsurlar ağır basmıştır. Dinî-Tasavvufi halk şiiri geleneği toplumsal bir görev üstlenerek halkı aynı düşünce etrafında kenetlemiş, onların hoşgörü içinde bir arada yaşamalarında kilit rol oynamıştır. Bu şiir geleneği aynı zamanda öğreticiliği de esas alarak, genellikle halkın anlayabileceği sade bir Türkçe kullanmıştır. Vezin olarak hem hece  (dörtlükler halinde) hem aruzla (beyitler şeklinde) yazılmıştır.
13-14. Yüzyılda yaşanan Moğol İstilalarında olduğu gibi; yaşanılan dönemin sancılı geçişlerinde adı geçen bu şairler,  Dinî-Tasavvufi şiirleriyle toplumda birlik, beraberlik ve düzenin oluşmasını sağlayarak Anadolu’ nun vatan olmasında katkıda bulunmuşlardır. Özellikle de Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi mutasavvıf şairlerin ve diğer tekke erbabının toplumdaki birleştirici rolleri sonraki yüzyıllarda da devam etmiş,  toplumun manevi yönden kalkınmasını, toplumsal moral değerlerinin yüksek tutulmasını sağlayarak bu yöndeki yıpranmanın önüne geçmişlerdir. Dinî-Tasavvufi halk şiiri geleneğinin en yaygın nazım türü ilâhi iken, bunu Nefes, Nutuk, Sathiye, Methiye, Devriye izlemiştir.
Gülce/Bahçe türünde yazılmış olan “Dört Mustafa” adlı şiirinde, sevgili Peygamberimize methiyesinde şöyle seslenir Mustafa Ceylan:
“Muradına eren karınca ayağıyım peşinde
Mağara önüne gerilen örümceğin ağıyım...
Mevlâna dergâhında ney, Yunus heybesinde alıç
Medine akşamında fanus,
.........Ve aşkını destan eden
...........Bilâllerin dudağıyım...
*
Ey ilimler hazinesi!
Sonsuzluğun türküsü
Göklerin ve yerlerin süsü
Zerrelerin kürrelere yansıyan,
............Çağıldayan görüntüsü
Işıktan kalem
Ey aklımı ve ruhumu baştanbaşa kuşatan
...........Ezel-ebed çerçevem...
İnsanlığın kurtuluşu
Hoşgörünün okyanusu ey! ...
Bulutların yağmur yüklü yüreği
Çatlamış topraklara gülümseyen bahar
Gül çağrısı, çimendeki nem
Ve ey alın aklığım
Öfke ateşini bakışıyla gülzar eden
Kin dağlarını erim erim eriten
Barışın efsunkâr güzeli
Muştulu tutkum ey! ...”
 
Mustafa Ceylan şiirlerinde tasavvuf oldukça önemli bir yer kaplar. Bunun yanında vatan, millet, bayrak, Türkçe sevgisi gibi millî ve dinî değerlerle aşk, sevda, dostluk vazgeçilmez unsurlardır. Mustafa Ceylan kalemi, şiir yolculuğunda konu, söylem ve tasavvufi motifler itibariyle; Şiire başlangıç yaptığı tarihten  bugüne değin geçen süreçte aşama aşama değişkenlik göstererek bugünkü olgun çizgisine kavuşmuştur. Diğer bir ifadeyle  “ham iken pişmiştir.” 
Gülce/Gülistan türünde yazdığı bir şiirinde:
Tohumun içinde evren, yolumun sonunda bir taş; 
Başımın başında hiç’lik, güle yaz, ekip giderken… “
Diyen Mustafa Ceylan için Tasavvuf,  şiirlerinin vazgeçilmez nakışıdır.  İnsanlık tarihinin gelişimi içinde çokça etkilendiği Antik klasik Yunan filozofu Eflatun’ un “Mağara Nazariyesi “  ile Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi Türk mutasavvıfların öğretilerini içselleştirerek, o büyük, uçsuz bucaksız deryanın bir katresi olmaya çalışmıştır.
Düşüp sonsuz deryalara, 
Daldım, gülden dünyalara. 
Yüreğimi bulvarlara 
Sermişim de haberim yok. 

Bir ışıkta bin görünen, 
Çiçekten “urba” bürünen, 
Milyon parçaya bölünen 
Bir’ mişim de haberim yok.

Ne ki Ceylan’ ımın sözü? 
Kan, yaş ile dolmuş özü, 
Bir aynada on bin yüzü 
Görmüşüm de haberim yok. “

Dizeleriyle O, ”Kesrette Vahdet, Vahdette Kesret”  yani; “Birlikte çokluk, çoklukta birlik” diyen Sufiler gibi, Allah’ ın TEK’ liğine, yarattığı âlemin çokluğuna ve rengârenkliliğine inanmıştır. O; BİR’ de tek, TEK’ de sonsuz,  sonsuzda zerre, zerrede umman olmayı istemiş bir âdemoğludur.
Yollar var iç içe dolanan yollar, 
Yollar var uç uca ulanan yollar, 
Yollar var içimde ağlayan yollar 
Tutmuyor yollarda belimiz bizim. 

Şeytan oyuncağım, melek sırdaşım 
Bir büyük kavgada fedadır başım, 
Manavgat ırmağı akan gözyaşım 
Bismillâhla akar selimiz bizim. 

Asla toz zerresi bile değilim, 
Ben bende şehidim, ben bende zulüm 
Bilirim aşkım var, öldürmez ölüm 
Doğarken taşınmış salımız bizim.”

Gülce/Bahçe türünde yazılmış “Yolcunun Türküsü şiirinde Mustafa Ceylan, YÂR dediği Tanrı’ sına kavuşma hâyâlini şu dizelerle dile getirir:
“Üçüncü mevkide garip yolcuyum
Acıya tütünler sarıyorum ben.
Gönül treniyle çıkmışım yola
Senden gelip sana varıyorum ben.
 
İçimin dehlizi çığlık çığlık mor
Gözlerim yağmurda, yüreğim akkor
Ayrılık ne demek, onu bana sor? !
Hasret hamurunu karıyorum ben.

Aşkın zindanında son tutukluyum
Noktada sonsuzum, çöllerde kumum
Sen, başlar üstünde gezen bulutum
Dağları ortadan yarıyorum ben.
 
Sana varmak sana, kavuşmak sana
Bütün emelimdir yâr anlasana,
…”
 
Mustafa Ceylan, gerek gerçek yaşamında gerekse şiirlerinde tasavvufu Türk’ lük temeline dayandırır. Arabî bir yaklaşımın çok uzağında, çağdaş bir Türk insanı olarak özüyle ve Türkçe sevdasıyla yorumlar.
 
“Ses bayrağım Türkçe'nin dalga dalgadır sesi
O sesin gülcesidir inan ceylan çeşmesi.
Taş yontmuş Dadaloğlu saz çalıp kara kışta 
Pırıltı var Yunustan alnındaki nakışta
Efsunkâr bir hoşgörü kurnasından akışta
Ses bayrağım Türkçe'nin dalga dalgadır sesi
 
Sözleriyle Mustafa Ceylan, sevdalısı olduğu diİimiz Türkçe’ yi, Yunus’ ca söylemlerle göklere çıkarırken;  özünden, değerlerinden kopuk bir Tasavvufi anlayışın, kendisini eksilteceğine inanır. 
Bir atışmasında:
“Cehennem'in kapısına
Gerilen bir döş idim ben.
Hakk' ı seven güzellerin
Gözlerinde yaş idim ben.
 
Gökle yerin birdir hali
Kâmil insan oğul balı
Bekir, Ömer, Osman, Ali
Hepisinde hoş idim ben.
 
Gönül akar bir dereden
O akıştır bak yâr eden,
Kubbelerden, minareden
Hak seslenen beş idim ben.
 
Ateş güldür kalpte açar
Kâinata ilham saçar.
Yarasalar ondan kaçar
Güneşlere eş idim ben
 
Yunus ben'im, Mevlâna ben
Gönül verdim insana ben
Bil ki, hikmet beklenilen
Saatlerde tuş idim ben.”
Der, Mustafa Ceylan. Tasavvufi şiirlerinin birçoğunda,  etkilenmiş olduğu mutasavvıf ve düşünürlerin dünya görüşü ve inanç renklerine dair nakışlar yer almakta.
Mustafa Ceylan şiirlerinde mantık ve metafizik bir elmanın yarısı gibidir; biri diğerine tercih edilemez. Zira o’na göre her bir parça, bir diğerini tamamlayarak bütünü oluşturur.
“Kapı içinde kapı…
 Bir gönül ki gökdelen; bir dış kapı kilidi var, binlerce iç kapı kilidini esir almış. Anahtarlar boşuna” …
Bir kapıdan içeriye 
Girmişim de haberim yok. 
Bin odayı bir kilide 
Vermişim de haberim yok”

 
Diyen ve:

Ara, bak, gör, 
………………Bil, bul, ol… 
Eritmeli sıfatları oğul, sıfatların içinde… 
İçinin dehlizinde nice şehir ışıkları yanıp söner 

Veysel’in sadık dostu mu özlediğin o yer? 
Ölmeden evvel ölmeli insan dediğin… “
Sözleriyle insanı bir şehre, kalbi o şehrin kapısına benzeten bir Mustafa Ceylan vardır.
 
 “Kuş görsem Süleyman, balık görsem Yunus'um 
Gemideyken Nuh ile dolaştım hayli zaman 
Alev, pamuk taşıyan Yesi'li bir fânusum.. 



Hacı Bayram Sultandım, ders verdim medresede 
Mağarada Eflâtun, Şems idim Mevlâna'da 
Seni-beni yok ettim pergelli hendesede.. 



Nefes alan, yürüyen; okunacak kitabım 
Gündüze karanlığı yârenlikle bürüyen 
Bedir'deki kuyuda hıçkıran bir mehtâbım.. 
 
Uzanır kervanlarım dipdeki ufuklara 
Kendime kendim yolcu, çocuk oldum ağlarım 
Güldenizim son verir meçhul yolculuklara... 


Sessizliğin sesiyim güvercinler donunda 
Kudret lokması dolu Yunus'un heybesiyim; 
Şeytanımı Müslüman edeceğim sonunda... “
Der, Mustafa Ceylan; Gülce/Üçgül türünde yazdığı “Güldenizi Bir Türkü” adlı şiirinde.
Tam da bu noktada Eflatun’ un “Mağara Nazariyesi” ni akla getirir.
Bilindiği gibi, Eflatun’ un Mağara Nazariyesinde, bazı insanların sırtları dönük olarak karanlık bir mağaranın kapısına oturmaya mahkûm oldukları ifade edilir. Başlarını arkalarına çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden kurtulan birisi dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girerek gördüklerini anlatır.  Fakat içeridekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna, gerçeğin mağaranın dışında cereyan ettiğine inandırması mümkün olamamıştır.  Burada tabii ki mağara toplumdur. Zincir; zihnin özgürleşmesini engelleyen, toplum içerisinde bireyi sınırlayan kalıplar, dogmalar, kurallardır. Gölgeler ise toplum tarafından belirlenen ve benimsenen sorgulanmamış doğrulardır. Bunların başını çeken taassup ve dogma zihinlerden uzaklaştırılmalıdır. Kısacası; düşünen, sorgulayan ve birey olabilenler dışında, insanoğlu toplum içerisinde tıpkı bu mağarada kollarından birbirine zincirlerle bağlı ve sırtı mağara kapısına dönük oturan esirler gibidir.
 Eflatun’ a göre; gerçeği ve bilgiyi aramayan iki varlık söz konusudur; Tanrı ve Bilgisiz İnsan Kitleleri. Biri hakikatin gerçek anlamda içerisinde, diğeri ise dışarısındadır.
Bu anlayış günümüze uyarlandığında: Işığa, aydınlanmaya karanlıkla gidilemeyeceği…
Çağdaş değerlere, asrın uygarlık hedefine, taassup ve dogmalarla ulaşılamayacağı…
Mağaradan emin adımlarla birlikte çıkarak hakikatin ışığına bakabilmeliyi..
Akabinde bu ışığı yansıtarak ve sonra da da bizzat ışık olarak çevremizi aydınlatmayı düşünmeli, istemeli, gerçekleştirmeliyiz. Bunun için de önce kendimizden başlayıp, sonra çevremiz ve en nihayetinde topluma yansıtmalıyız bu değişimi. “Bir şey değişince, her şey değişir!”
Mağara örneğinde “ mutlak ve değişmez “ olanla  “değişen”  arasındaki ilinti irdelenmiştir. İşte, bu anlamlı benzeyişe atıfta bulunan Mustafa Ceylan dizeleri:

“Canlı, cansız bir frekans yayıyor 
Her birini yüreciğim duyuyor, 
Işık neden karanlığı soyuyor? 
Bilişlerin sırlarını çözüver. 

Çırpınıyor yele, yaprak, kol, kanat 
Her birinde zikir yapan bir sanat 
Bir anadan neden doğar beş evlât? 
Gelişlerin sırlarını çözüver.





 




Neredesin ey güzelim hakikat? 
Eğri – büğrü, yalan-dolan bir hayat 
Mantık değil, sömür –eğlen, gel de yat 
Mansur’la ser veren sözdük kardeşim”


 
 
 
Hacı Bektaş-ı Veli felsefesini insan sevgisi, hoşgörü, paylaşım ve eşitlik ilkeleri üzerine oluşturmuştur. Savaş yerine barış, düşmanlık yerine dostluk,  kin yerine sevgi ve hoşgörüyü benimseyen,  hümanist bir anlayış üzerine inşa etmiştir.
Birçok medeniyetlere evsahipliği yapmış olan Anadolu; 13.yüzyılda, Hacı Bektaş-ı Veli’nin "Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu""Nefsine ağır geleni kimseye uygulama""Eline, beline, diline sahip ol","Yetmiş iki milleti bir gör" anlayışı ile yoğrulur.  "Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur" diyen Hacı Bektaş-ı Veli; öğretisinin temel ilkelerini oluşturan şu dizeleriyle, günümüz insanının ulaşmaya çalıştığı hedefi, 13.yüzyılda ortaya koymuştur:
 
“Hararet nardadır, sac'da değildir,

Keramet baştadır, tac'da değildir,

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs'te, Mekke'de, Hac'da değildir.”

Her şeyi insanda arayan; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hak’ta bulan anlayışıyla Hacı Bektaş-ı Veli barışı, sevgiyi ve bilimi kendisine rehber edinmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli’ye duyulan ilgi, saygı ve sevgi, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan İnsan-Tanrı-Doğa sevgisine  dayanan hümanist yaşam felsefesi ve öğretisinden kaynaklanmaktadır. O'nun anlayışında dinin kaynağı Tanrı korkusuna değil, Tanrı sevgisine dayanır.
"Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır"" Kadınları okutunuz"," Okunacak en büyük kitap insandır" diyen Hacı Bektaş-ı Veli, inancı hurafelerden arındıran; akla, mantığa ve sevgi temeline dayandıran; kadın ve erkek eşitliğini savunan bir düşünce adamıdır. Halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve paylaşımda sosyal adalet ilkesini benimseyen; "İnsanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini" savunan bir düşünürdür.
"Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!" Diyen Hacı Bektaş-ı Veli; Anadolu’nun sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel yapısını dikkate alarak, sevgi ve hoşgörü kültürünün temellerini atmış; uygarlıklar beşiği Anadolu’nun zengin kültür mozaiğini bozmadan, parçalamadan, farklılıklarıyla; sevgi ve hoşgörü temelinde bir araya getirerek ve tasavvufla yoğurarak, Anadolu Alevi ve Bektaşiliği'nin doğmasına öncülük etmiştir. Farklı dillerden, farklı köken ve kültürlerden gelen insanları bir bilen; ceylanla aslanı dost olarak kucaklayan bu anlayıştır. Bu anlayışın, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde ifade edilen düşüncelerin temeli olduğu; günümüz insanının, hâlâ bu anlayışa ulaşma çabası içinde olduğu yadsınamaz.
“GÖR” adlı hece şiirinde şu öğüt ve kısaslarla dostuna seslenen şairin, Hak-Hakikât ve insan gerçeğine bakışında, (birleştirici özelliğiyle)büyük düşünür Hacı Bektaş-ı Veli etkisini görürüz:
“Her ne arar isen vardır insanda,
İnsan ki aşk arar Martta-Nisanda...
Direksiz semaya uçtuğun anda
Yakıtı tükenmiş uçak ol da gör.
 
Hacer ül esved ol dost Kâbesinde
Yedi dil, bir dile dönsün sesinde.
Yok olan aşkların kulübesinde
Ucundan buz sarkan saçak ol da gör.
 
Aynaya benzersin hem de tıpa tıp
İnsana insanı gözle yansıtıp;
Umut doruğunda kından sıyrılıp
Buluta saplanan bıçak ol da gör.
 
Işık salkımıyla bağ yap özünü
Hoşça bak herşeye çevir yüzünü.
Karanlık gecede yumma gözünü
Soğuk güneşlere sıcak ol da gör...
'Ölmeden evvelce öl' de öyle gör...”
Bu anlayışa ulaşabilme çabası içindeki şairimiz, ilham aldığı Hacı Bektaş-ı Veli’ nin beş adet Makalât’ ına, Gülce Edebî Akımı’ nın Aruz’ la yazılan şekli olan “Tuğra” nazım türü ve (Mef'ûlü / Mefâîlü/Mefâîlü/feûl) kalıbıyla, birbirine bağlı ve birer dörtlükler halinde karşılıklar yazmıştır.
 Hacı Bektaş-ı Veli, Makalatı’ nın birinci bölümündeki: “ Hak Teâlâ âdemoğlunu dört unsurdan yarattı. Bunlar toprak, su, ateş ve rüzgârdır. Ve dört bölük kıldı. Dördü de birbirinden farklı” sözlerine karşılık Mustafa Ceylan, şu dizelerle bu büyük düşünür ve ozandan ne derece etkilendiğini belli etmekte:

“DÖRT UNSUR 

Dört bir yönü, dört bir kere, dört bir yere ser 
Kandil günü dört takvimi cemet bire ser 
Tam dört kapının tokmağıyım tut elimi 
Aşk var dünü hemhâl ede, dört yönde eser “
**** 
RÜZGÂR 

Duy, dânelerin türküsüyüm duy, amanın! 
Bil, gökle yerin ortasıyım, hem de canın; 
Rüzgârla dokunsam bulutun saçlarına 
Saçlarda derin hüznü kokarmış zamanın. 

**** 

ATEŞ 

Kantarda mı gerçek çağı koymuş çekiye? 
Çığlık denizinden dağı bölmüş ikiye 
Gözler ne kadar ağlasa âlevdi akan 
Bin salkımı aşkken bağı vermiş hediye. 

**** 

SU 

Gel dupduru göllerde gözün ayna göre 
Gel kupkuru çöllerde yıkılsın bu töre 
Çağrımda suyun şarkısı var, haydi işit 
Gel son turu dillerde duran, son sefere 



TOPRAK 

Rüzgâr, su, ateş; sonra da çılgın kara yer 
Sonsuzluğa eş insanı, son kez kara yer 
Kat kat yedi kat âhiretin tarlası o; 
Kabrinde güneş olsa, eder maskara yer. “


Yunus Emre, insanları doğru yola çağıran bir derviş, gerçeğin ardı sıra dolaşan bir mistiktir. Bu gerçek, varlığın birliği ve her şeyin Allah'tan oluşudur. Kâinatta var olan her şey, bu görüntü yokken de vardı.

Allah'a kulluk etmenin asıl amacı, O'na doğduğu gibi tertemiz ulaşmaktır. Bu da gönülleri kırmamakla onları onarmakla mümkün olabilir. İnsana gösterilen saygı ve sevgi bir bakıma Allah'a gösterilmiş demektir.
Gönül kırmamak, hiçbir canlıyı incitmemek, gönül almak, büyüklük taslamamak hoşgörülü olmak, bilgili olmak, O'nun üzerinde durduğu başlıca konulardır. Herkes ayıbını ve kötülüğünü görebilmeli ve bunları düzeltmek için çaba göstermelidir.
Mecnun gibi âşıklardan, 
Yunus gibi eşiklerden, 
Bir yavrunun beşiklerden 
Gözyaşını silmeliyim. 

Çeşmeye bakan taşların, 
Buluta değen kuşların, 
Caddelerde ağaçların 
Gözyaşını silmeliyim.”

Diyen Mustafa Ceylan,  Yunus Emre’ nin ( belli kurallarıyla bir insanlık disiplini olan) Allah'a dost olma felsefesini benimsemiştir. Bu felsefede, kötü düşüncelerden arınmak, ölüm korkusunu yenip, Allah ve insanlık yolunda çaba göstermek gerekmekte. Elde tesbih, dilde dua, her şeyden elini ayağını çekmiş insanlara yakıştırılan dervişlik, sonraları ortaya çıkan bir sapmadır. Nitekim Yunus, bu softalara şiddetle karşı çıkmış ve şiirlerinde bunları sürekli yermiştir.

"Dervişlik dedikleri,
Hırka ile taç değil
Gönlünü derviş eden
Hırkaya muhtaç değil"
Çeşmelerden bardağın
Doldurmadan kor isen,
Bin yıl dahi beklesen
Kendi dolası değil"
diyerek bağnazlığı ve körü körüne kaderciliği, gerçek din düşüncesiyle bağdaştırmamıştır.
Anadolu'nun karışık dönemlerinde Horasan'dan birçok bilim adamı Anadolu'ya gelmiş ve bu karışık döneme, bir güneş gibi doğmuşlardır. Bunlardan biri de önce Karaman'da yaşayan daha sonra Konya'ya göçerek Mevleviliği kuran ve:
“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok
Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!”
Diyen Mevlâna’ dır. Mevlâna’ nın bu sözleri bize “Ayna ve İnsan”  örneğini anımsatır. Bilindiği gibi aynada bir ön yüz bir de görünmeyen sırlı yüz vardır. Sır olmayınca ayna net görüntü vermez. Bu durumda aynanın asıl kudreti / özü sırında saklıdır. Aynanın niteliği, dışındaki görkemli görüntüsüyle değil, ardındaki sırın niteliğiyle ilgilidir.
““Sır sakladım, sırra döndüm aynada 
Cevap gelmez yaptığım şu feryada 
Yoktur gözüm hem de iki dünyada 
Alın sizin olsun bendeki beni. “

 İşte insan da ayna gibidir; bir görünen yüzü yani KABUK,  bir de görünmeyen, derinde olan sırlı yüzü yani ÖZ’ ü, iç dünyası vardır. İnsanın niteliği kabuğundaki yaldızla değil, özündeki derinlikle, bilgelikle ilintilidir.
Benlik libasından soyunarak çıktığı bu tinsel yolculukta  bayram yerine dönen özünü , sonderece  etkili söylemlerle  nakış gibi işler mısralara Mustafa Ceylan..

“Cümle yollar bir kavşakta buluştu 
Buluştu da yolcular el tutuştu 
İblis bile orta yerden savuştu 
Alın sizin olsun bendeki beni… 

İçim, dışım bayram yeri, gülüyor 
Güneş bile nefes alıp soluyor 
Sol göğsümde ihtilâller oluyor 
Alın sizin olsun bendeki beni 

Aşk yüzünden pervanece dönerim 
Hem dönerim, hem de candan yanarım 
Kopardığım yüreğimi sunarım 
Alın sizin olsun bendeki beni”

Dizeleriyle Mustafa Ceylan; Mevlâna’ nın Şems’ ine, Yunus’ un “Çalap” ına benzer bir aşk ile adanmış özünün yanışını dillendirir.
Mustafa Ceylan şiirlerinde AŞK, iki farklı  tanımıyla işlenmektedir. Beşerî aşk ve  ilâhi AŞK. Hayat, evren, doğa bütünüyle bir aşk’tır o’ na göre. Çünkü Yaratıcı’ nın yansımasıdır görünenler.
Gülce/Buluşma türünde yazdığı “Aşk Dediğin” şiirinde şöyle der usta şair:
“…

Leylim bir gecede ay dolandı ruhuma
Beklediğim yâr gelmedi n'ideyim?
İşittim eşyanın nabzını 
Kıvrandı avuçlarımda gökle yer;
Keşfettim en sonunda 
Bilinmezin bilinmezini
Her şey aşk imiş meğer...

Kaybettim içimin dehlizinde ben beni
Benimle yok oldu bellediğim aşk
Başladım mı aramaya yeni baştan?
Saat durdu, bulut koştu
Dolandı dağların belini yollar
Ulandı birbirine
Ve yollarda kayıp yolcu ben,
İçim gül bahçesi
Dışım değirmen...

Vardım Yunus dergâhına
Oradaydı
Bizim bahçıvan
Oradaydı ak bakışlı değirmenci baba
Yüzlerinde sımsıcak bir tebessüm
Dediler ki:

Söyle ne ararsın, böyle ser sefil?
Çöz at benliğini birazcık eğil
Ne makam, ne ünvan, ne de şan değil
Aşk dediğin şey:
....................Varoluş sırrına erebilmektir.
....................Kalp gözü açılıp görebilmektir,


Dünya kara zindan, bağrına sarma
Önünde uçurum, dikkat et varma
Kışta kıyamette ağlayıp durma
Aşk dediğin şey
.....................Öfke buzlarını kırabilmektir.
.....................Hoş görü çiçeği derebilmektir.


İlim oku öğren, önce olgunlaş
Bak nasıl zikrediyor, ağaç, böcek, taş?
Aradığın bizde, gel bize yaklaş
Aşk dediğin şey
.....................Dergâha postunu serebilmektir,
.....................Ölmeden kabire girebilmektir.”
Dizelerinde AŞK’ ı,  tasavvufi motiflerle ustaca işlediğini görürüz. Mustafa Ceylan’ ın birçok şiirinde Tasavvufi anlamda Aşk’ ın her halini görmek, okumak mümkün.
Mustafa Ceylan şiirlerinde ilâhi aşk’ tan söz ederken,  hasretliği, sevgiliye kavuşma arzu ve umudunu, Eyüp sabrını, Yusuf Kuyusu’ nu, Leylâ ile Mecnun’ u göz ardı edemeyiz. Öyle bir gözü karalık, öyle bir adanmışlık vardır ki O’ nu arayıp bulma, O’ na kavuşma isteğinde;  “Davacıyken Kendimden” diyerek, bırakıp dünyanın parıltılı yaşamını;  o kutlu, o mutlu, o çileli yolculuğa çıkacak kadar…
Gülce/Buluşma türünde yazdığı “Davacıyken Kendimden”  şiirinde şu dizelerle seslenir:
“Kelebeği ateşlere sürükleyen çark benim
Yumurtlayan, yavrulayan arasında fark benim
Doğum benim, ölüm benim, çekirdeği terk benim
Mahşer günü sırat benim, arasatta yine ben
.................Öyle bir gönül vermişsin ki
.....................Nasıl, nerde olursam olayım
........................Senden seni istemekteyim.
Yakan benim, yıkan benim, suçlu benim, mazlum ben
Karıncayı ezip geçen, acımasız zulüm ben
Bir ninniyim beşiklerde, gözyaşında gülüm ben
Ağıt benim, türkü benim, koçaklama yine ben
.................Öyle bir gönül vermişsin ki
.....................Halden hale girmekteyim
........................Senden seni istemekteyim.
Barış benim, savaş benim, mukavele yine ben
Köle benim, kral benim; ne çekersem dilimden
Şükretmeyen isyankâr ben, kan akan mendilinden
Şehit-şahit, sanık-tanık, savcı, hâkim, hekimim
.................Öyle bir gönül vermişsin ki
.....................Döner döner gelirim kapına
........................Senden seni istemekteyim.
Ne babadan, ne dededen ses almayan sesine
Verseler de şu dünyayı koyarak heybesine
Dikenli tel örgülerde gezip yürümekteyim
Dava benim, hasta benim, her fırında usta ben
.................Öyle bir gönül vermişsin ki
.....................Senden seni istemekteyim,
........................Davacıyken kendimden.”
Bir yanında O’ nu aramaya, O’ na kavuşmaya çıkmış çile yolcusu…
Öte yanda:
“Yağmur deyi yanan çöller 
Irmakları yutan göller 
Tomurcukta kalan güller 
Dosta beni götürecek...”

Dizeleriyle, eninde sonunda O’ na kavuşacağına inanmış bir hârlı yürek…
 Şair, tabiattaki her bir yansımanın, kendisini DOST’ a götüreceğine inanmış; bu lirik duyguları çok samimi ve yalın bir dille her defasında mısralara dökmeyi başarmıştır.






 



“Bir yanardağ fışkırması
 Benim gönlüm deli gönlüm.
Ceylanların hıçkırması
Benim gönlüm deli gönlüm.
 
Yükseklerde harman olur
Dertlilere derman olur
Aşk deyince ferman olur
Benim gönlüm deli gönlüm.
 
Neye yarar çok ile az
Biraz sevgi birazcık naz
Yunus’a can Veysel’e saz
Benim gönlüm deli gönlüm.
 
Kanatlanıp göğe uçar
Kendisinden kendi kaçar
Hasret hasret çiçek açar
Benim gönlüm deli gönlüm”
Diyen; Yunus’ un “Odunu” olabilmeyi mutluluk saymış ve deli gönlünü AŞK’ a ferman eylemiş bir Mustafa Ceylan vardır bu dizelerde.
Şiirde Tasavvufu her şekilde kullanabilen ve sonderece renkli ve coşkulu bir anlatımla mısralara hâkim olan bir kalemdir Mustafa Ceylan. Gülce-Yunusca/Ziyadeli “ nazım türüyle yazdığı  “Acaip Dünya” adlı şiirinde, üç günlük misafirliğimizi işler mısralara kanaviçe gibi.
Misafir gelmişiz hem de üç günlük 
Giyeriz sonunda cepsiz bir önlük 
Kıldan ince aklı parçalayan yük 
Çilesi biner omzuma 
.....................Biner ha biner... 

 
Ey Ceylan sen öğren nasıldır sonun? 
Tahtadan bir atla bitecek sorun 
Ermeden sabaha umut mumunun 
Titreyip söner ışığı 
.....................Söner ha söner...