Yeni Cevap 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
BİR BAHAR GÜNÜ

ahmetunalcam Çevrimdışı
Yetkili Şair
***


Mesajlar: 155
Katılım: Nov 2008
Mesaj: #1
BİR BAHAR GÜNÜ



(yaşanmamış hikayeler)

Bu bahar gününde parkta hava çok güzel. Temiz hava, yemyeşil bir çevre, neşeli insanlar, ama.. bunların hiçbiri yeşil kazaklı kız kadar dikkatimi çekmemişti, ne kadar güzel, gözlerimi ayıramıyordum. Bir ara dönüp baktı, bakışlarımı çevirdim, başka şeylerle ilgileniyormuş gibi yapmaya çalıştım.

Yine utangaçlığım tuttu. Parka istirahata gelmiş bir kızı bakışlarımla rahatsız etmek istemiyorum... ama... ama o güzellik, o güzellik Hayır, o güzelliğe bir daha bakmadan yapamayacağım. O'nun yakının da oynayan çocuklara bakar gibi yapıp tekrar ona baktım... aman Allah’ım hala bana bakıyor! Bu kez bakışlarımı kaçırmadım, bakmaya devam ettim, oda bakmaya devam etti. Birden cesaretlendim, belki o da beni beğenmişti, gidip biraz konuşsam, sohbet etsem ne sakıncası vardı. Kalktım yanına yürüdüm;
—Merhaba!
—Merhaba!
Bir an sessizlik oldu, bir şeyler söylemeliydim;
—Hava çok güzel değil mi?
—Öylemi?
Ümit kırıcı bir cevaptı, bir an çekip gitmeyi düşündüm, sonra vazgeçtim.
—Evet, sizce de öyle değil mi?
—Bu ne kadar dikkat ettiğime bağlı, bir de zevkime.
—Zevk sahibi her insan bu güzel havayı sever.
—Yani ben zevk sahibi değilim öyle mi?
—Şey... ben öyle demek istemedim.
Bocaladığımı görünce gülümsedi, ben konuyu değiştirmek istedim;
—Yanınıza oturabilir miyim?
Oturmam için yer açarken sitem etti;
—Bu kadar hakaretten sonra mı?
Oturduktan sonra aklım sıra bir savunma yaptım, gönlünü almaya çalıştım;
—Güzelliğinize bakarken ne konuştuğuma dikkat edemiyorum ki.
Önce kızardı, sonra hafif kızgın;
—Siz erkekler, kızların sırf güzelliğine bakıyorsunuz.
—Bak bu konuda erkeklere haksızlık ediyorsun, yalnız erkekler mi?.. Kızlar da böyle davranıyor.
—Ben hariç.
—Ben de öyle sayılırım. Biraz önce güzelliğinle gurur duyacağını zannettiğim için öyle söyledim.
—Niçin?
—Şey... her kız senin gibi güzel olmak ister.
—Güzel olduğuma sevinebilirim ama bununla gurur duymam.
—Niye?
—İnsan kendi gayretiyle başardığı şeylerden gurur duyabilir. Eğer güzelsem gerçekten ben bunun için bir şey yapmadım, Allah vergisi.
Bu kadar güzel bir kızın, bu kadar olgun düşünce sahibi olması ilgimi çekmişti. Serbest bir kişiliği var, düşündüğümü aynen söylemeye karar verdim.
—Biliyor musunuz, sizden artık sırf güzelliğiniz için hoşlanmıyorum, düşünce sahibi olmanıza da hayran oldum.
—Yani beni evlenecek kadar beğendiniz mi?
—...?
Hayda, birden şaşırdım, ne kadar serbest bir kız, ciddiyeti olmasa da böyle bir soruyu nasıl kolayca sorabildi. Ben onun gözlerine bakmaya bile cesaret edemezken, o sözü nereye getirdi. Yine konuyu değiştirmeye çalıştım;
—Ne kadar serbest birisin!..
—Konumuz bu değil.
—Evlilik böyle ayaküstü yorumlanacak bir konu değil.
—Ben sadece beni evlenecek kadar beğenip—beğenmediğini sordum.
—Şey... Evleneceğim bir kızı, iyi tanımak isterim, bazı özelliklere sahip olmasını isterim.
—Pekâlâ, evleneceğin bir kızda arayacağın özellikleri say.
Bir anlık tereddütten sonra aldırmayıp konuşmaya karar verdim;
—Madem ısrarla soruyorsun peki, öncelikle senin kadar güzel olmasını isterim.
Bu sözüm üzerine, kendisini gerçekten beğendiğimi anladı, yüzünde bir mutluluk ifadesi gördüm.
—Sonra onun da beni sevmesini isterim.
Bana bir an düşünceli baktı, bu sorunun cevabını arıyor gibi geldi bana.
—Sonra... Sonra... (para durumum aklıma geldi) kanaatkâr olmalı, az ile de yetinebilmeli.
Önce kolumdaki saate ve ayakkabılarıma baktı, bunlar ucuz şeylerdi, sonra parkın kenarındaki lüks arabaya baktı. Bu karşılaştırma beni utandırmıştı.
Başını tekrar bana çevirdi;
—Devam etsene.
—Dinliyor musun?
Sesinin ifadesi ne kadar değişmiş, yüzü ciddileşmişti. Birden bir şey hatırlamış gibi sordu;
--- DEVAMI VAR ---


Başını tekrar bana çevirdi ;
-Devam etsene .
-Dinliyor musun ?
Sesinin ifadesi ne kadar değişmiş,yüzü ciddileşmişti.

Birden birşey hatırlamış gibi sordu ;
-Sen daha çok parası olanın daha zengin olacağına inan mıyor musun ?
-Hayır. Unutmaki kanaatkar olmayan bir insan kendini hiçbir zaman zengin
olarak görmez.Malı veya parası 1'se "-2 olsaydı da zengin olsaydım" der. 2
ise 3, 3'se 4 ister.Yani maddi açıdan tatmin olamaz.
-Kanaatkar olsa ne farkeder?
-Kanaatkar olsa , elinde olmayanı istemekten çok öncelikle elinde olana
şükretmeyi bilir, sonra daha fazlasını ister. Yanlış anlama"Daha fazlasını
istemez,kazanmak için uğraşmaz" demiyorum,sadece öncelikle elindekinin kıy
metini bilir,haline şükreder mutlu olur,diyorum.
-"Şükretmek"dedin de, Allaha inanır mısın ve eşin olacak kızda bu konuda
neler ararsın?
-Allaha tabiki inanıyorum,bakmasını bilen için doğanın her zerresi Al-
lahın varlığını haykırıyor.
-Ama bilim Allahın varlığını inkar ediyor.
-Konular amma hızlı akıyor,seni ilk gördüğümde böyle konulardan konuşaca
ğımız aklımın ucundan bile geçmezdi.Neyse,hangi bilim Allahın varlığını in
kar ediyor bakalım ?
-Örneğin...
-Örneğin dediğine göre,bir çok örneğin var!.
-Aslında pek fazla değil,ama... neyse Darwin insanların maymundan geldi-
ğini savunuyor,bu da kutsal kitaplara aykırı.
-Öncelikle şu hatanı düzelt,kutsal kitaplar diye hepsini bir araya koya-
mazsın.Kur'an-ı Kerim hem en son kutsal kitaptır,hem de aslını koruyabile-
nidir.
-Peki,öyle olsun.
-Gelelim Darwin'e;Darwin yıllarca inceleme yaptı ama incelemesini ne şe-
kilde yaptı önemli olan o.İncelediği canlıların dış görünüşlerini,hareket-
lerini gözlemledi,aralarında bağlar kurmaya çalıştı.Böyle bir gözlemle bit
kiler haricinde hemen hemen her canlıyı birbirine benzetebiliriz.Çünkü can
lıların çoğunda kafa,göz,kulak,burun,kol,ayak gibi organların bir veya bir
kaçı vardır,ama bu hepsinin aynı soydan geldiğini ispatlamaz.Ayrıca Darwin
in savundukları bir teoridir,yani bir fikir olarak söylenmiş ama doğruluğu
ispatlanmamış veya ispatlanamamıştır . Hem düşünsene eğer maymunlar insana
dönüşmüşse , aradan geçen yüzyıllara rağmen diğer maymunların hiç olmazsa

birkısmı niye insanlaşmadı veya zamanında maymunların tamamı niye insanlaş
madı.Bu fikri Darwinden çok fırsatçı ateistler savunuyor.Hatta insanla may
mun arasında geçiş dönemini oluşturan canlıyı,yıllarca arkeolojik kazılar-
da bulamayınca,bir maymun kafatasına insan dişi takıp,üzerini demir pasıy-
la sarartıp sonra yeni bulunmuş gibi toprak altından çıkarttılar.20 yıldan
fazla bir süre sonra ancak anlaşılabildi gerçek.Tabi bu arada nice kafala-
rı karıştırdılar.
Artık karşımda hayran olduğum bir kızın olduğunu unutmuştum,Karşımda ca-
hil bırakılmış birisi vardı ve yardıma ihtiyacı vardı;
-Bilimin neyi savunduğu ise gerçekten inceleyenler için gayet açık ki ;
Avrupalı koministlerin lideri kabul edilen Roger Gradu bile Allahın varlı-
ğını kabul edip ateistlikten kurtulmuştur.Bir örnek vereyim , bir Fransız
araştırmacı olan Jack Couste Akdeniz ile Atlas okyanusunu birbirinden ayı-
ran çok ince bir hattı keşfederek çok önemli bir keşifte bulunmuş . Bu keş
finden arkadaşı olan müslüman bir bilim adamına söz ettiğinde ise bu muci-
zevi olayınca yüzyıllarca öncesinden Kur'an-ı Kerimde bahsedildiğini öğre-
nip çok şaşırmış ve İslamiyeti inceleyip müslüman olmuş.
-İlginç.
-Bu olayı yalnızca ilginç olarak niteleyip, üzerinde hiç düşünmeyeceksen
boşuna anlatmışım demektir.Benzeri başka bir olay daha vardı anlatmama ge-
rek yok öyleyse.
Gözlerime baktı,birşeyler arar gibi.Anlatmamı o istemeliydi,bu ilgilendi
ğini ve üzerinde düşüneceğini gösterecekti. Umutla bekledim,gözlerini yere
çevirdi;
-Lütfen anlat.
-Armstrong'u duymuşsundur, ay'a ilk ayak basan insan. Bu kişi ay'a ayak
bastığında o gün için anlayamadığı sesler duymuş, ne olduğunu tam anlayama
dığı için de açıklayamamış . Bir gün Mısır'ın başkenti Kahire'de konferans
verirken ay'da duyduğu sesi duymuş merakla bu sesin ne olduğunu sormuş,müs
lümanları ibadete çağıran Ezan sesi olduğunu duyunca müslüman olmaya karar
vermiş.
Düşünüyordu.Bende onun sessizliğini bozmayıp sustum.Şimdiye kadar bu ko-
nularda pek konuşmadığı ve bir tür susamışlık içinde olduğu belliydi . Ona
Dünyanın bu ahenkli konumuna kendiliğinden gelebilmesi ve bunu koruyabilme
sinin imkansızlığından sözedecektim;dünya güneşe daha yakın olsa,daha uzak
olsa,etrafında 23 kusur derce ile dönmese,ay daha yakın olsa, atmosfer gü-
neş ışınlarını daha az tutsa,daha çok tutsa vb. durumlarda neler olabilece
ğinden bahsedecektim.Fakat düşünceleri yeterince doluydu,dalmış düşünüyor-
du.Sessizliğimiz bir süre devam etti.Sonra o konuştu ;
-Evleneceğin kızda bu konuda ne arayacağını sormuştum...
-İnanan bir kişi olmasını kesinlikle isterim.İslamiyet bilgisi ise az ol
sada bunu artırmaya istekli olmalı.
-Son sözlerimi onun etkisinde söylediğimi hissettim. Oysa bu konuda daha
önce pek düşünmemiştim.
Gökyüzüne baktı gülümsedi;
-Hava gerçekten güzelmiş.
-Farketmene sevindim.
-Şey... Allahın varlığına inanmadığımı zannetmedin ya?
İçinde yeterince öğrenmemiş olmanın verdiği bir şüphe olduğuna inanıyor-
dum,bunu şimdi ona söylemenin onu üzmekten başka işe yaramazdı.
-Hayır "Allah vergisi güzelliğimle övünmem" demiştin ya...
Yüzünde rahatlamış bir ifade belirdi.
-Hava kararıyor.
Artık konuyu değiştirmek ister gibiydi.Onunla geçen vaktin beni mutlu et
tiğini söylemek için bana fırsat bekliyordum,fırsatı vermişti ;
-Hay Allah !.. Ne çabuk.
Tebessüm ederek bana baktı. Tebessümünden onun da mutlu olduğu anlaşılı-
yordu,sevindim.Ayağa kalktı;
-Seni evine bırakayım,fazla otobüs bileti de var.
-Hayır,sağol ben giderim...
-Hava karardı,benim de hiç acelem yok...
-Lütfen ısrar etme.
-Şey..seni bir daha görebilecek miyim?Bu parka sık sık gelir misin?
-Hayır,ilk defa geldim...
Bir an sustu,
-Belki de son defa...
İçimin yandığını hissettim,bana döndü bir süre bakıştık. Gözlerinde bir-
şeyler aradım.Onun da beni görmek istediğini zannediyordum ama...
-Ama...
Sustu yine gözlerime baktı,
-Perşembe günü zannederim gelebilirim...
Yine sustu,umutla gözlerine baktım.
-Geleceğim.
Çok sevinmiştim.
-Sende gelecek misin,yoksa o gün çalışıyor filan olur musun?
-Geleceğim.
Çalışıp çalışmadığımı öğrenmek istemişti ama ben söylemedim.Benim hakkım
da herhangi bir fikre sahip olacaksa,çalışıyor olmam bunu etkilememeliydi.
Gitmek için dışarı yöneldi,ben de onu uğurlamak istedim ama engel oldu.
-Sen otur lütfen,ben giderim.
-Hiç olmazsa parkın dışına kadar geleyim..
-Sağol ama hayır.
Niçin böyle davrandığını anlamamıştım ama ısrar edince birşey diyemedim.
Elimi sıktı ;
-İyi akşamlar.
-İyi akşamlar.
Oturdum ve arkasından hüzünle baktım . Uzun süredir bir kıza böyle duygu
sallıkla bağlanmamıştım.Parkın bana uzak olan kapısından çıkıp gitti .Bir-
den adını bile sormadığımı hatırladım.Perşembe günü gelmezse,gelemezse onu
arayamayacaktım bile.Boğazımda birşeylerin düğümlendiğini hissettim, arka-
sından koşsam da kalabalık caddelerde bulamayacağımı biliyordum.
İçim yanarak kalktım, en yakındaki kapıdan parktan çıktım . Ben çıkarken
parkın önündeki onun dalgın dalgın baktığı, o mavi lüks araba hareket etti
etti.Arabaya dönüp baktığımda arabayı süren kız beni isimlendiremediğim,ga
rip duygulara sürükledi.Orda şaşkın kalakalmıştım,arabadaki o idi...
............................
...öyle zengin bir kızla arkadaşlık etmeye param yetmez, beni zenginliği
yüzünden küçük görür,diye düşündüm.Buna katlanamazdım.Belki de böyle olmaz
dı... ama.. ya olursa...Perşembe günü parka gitmedim.
---DEVAMI VAR ---

Bu gün maaşımı aldım. Ne zamandır gitmek istediğim o lüks lokantaya gidebilecek, şöyle zevkle bir akşam yemeği yiyebilecektim. Aslında fazla para harcamam ama o lokantanın manzarasının çok güzel olduğunu duyduğumdan beri gitmek istiyordum. O güzel manzara karşısında harika bir müzik eşliğinde, bir akşam yemeği için kıyardım doğrusu paraya.

Lokantaya giderken epey neşelenmiştim, lokantaya varınca hemen üst kata çıktım. Lokanta yüksek bir yerde olduğundan şehrin büyük bir bölümü rahatça görülebiliyor. Lokantanın üstü açık kısmında kenardaki masaların hepsinin dolu olduğunu görünce canım sıkıldı, istemeye istemeye ortalardaki masalardan birine oturdum. Garson gelince sevdiğim birkaç yemek ile meyve suyu istedim.

Önümdeki masalara rağmen görebildiğim kadarıyla da manzara çok güzeldi. Sevdiğim bir arkadaşım geldi aklıma; bir an yanımda olmasını çok istedim. Adını hatırlayamadığım bir şairin mısralarını hatırladım; "Ne şarkılar ahenkli, Ne dünya nimeti zevkli. Dost nerdesin, sensiz olmuyor, Yüzüm gülüyor, içim kan ağlıyor.. "

Paylaşmak.. Hele güzel şeyleri dostlarla arkadaşlarla, sevdiklerimizle paylaşmak gerçekten çok güzel bir duygu.

Garson istediklerimi getirdiğinde düşüncelerimden sıyrıldım. O esnada bir ses duydum;
—Bakar mısınız?

Bu ses bana bir şeyler hatırlattı, içimin ürperdiğini hissettim ama neden böyle olduğunu anlayamadım. Sesin geldiği yöne dönüp bakmadım, herhalde bana seslenmiyordu. İlk defa geldiğim bu yerde beni kim tanıyacaktı ki!

—Beyefendi bakar mısınız?
Aynı sesi tekrar duyunca, bu kez merak edip baktım.... İnanamıyordum, parkta tanıştığım kızdı... Bir an şaşkın bakakaldım.
—Bizim masaya buyurmaz mısınız?

Beni çağırdığı masada yaşlı bir adamla birlikte oturuyordu, herhalde babasıydı. Kısa bir tereddütten sonra yanlarına gittim, masaya oturacakken selam verdim;
—Afiyet olsun beyefendi.

Yaşlı adam cevap vermedi, sadece yüzüme bir süre soğuk soğuk baktı, sonra canının sıkıldığını belirtir bir şekilde yüzünü buruşturup yemeğine devam etti. Kıza baktım, çekip gideceğimi anlamıştı.

—Baba lütfen!
Adam kızına, niye davet ettin, der gibi ters ters baktıktan sonra, tenezzül ediyormuş gibi bana "otur" dedi.

Beğendiğim, adını hala bilmediğim güzel kıza döndüm;



—Sen benim masama buyurursan sevinirim.
Yaşlı adamın ters bakışları arasında masama gittim. Biraz sonra babasının şaşkın bakışları arasında kız yanıma geldi. Sevdiğim, özlediğim eski bir dostla karşılaşmış gibi sevinçliydim.”Nasılsın?” dedim.
—Teşekkür ederim, iyiyim.
Güzel gözleriyle beni bir süre süzdü;
—Ya sen?
—Sağ ol, gördüğün gibi iyiyim.
Arkadaki masada babasının huzursuz, kımıldadığını sandalye sesinden anladım.
—Sizi rahatsız ettiğime üzgünüm.
—Yoo..senin suçun yok, seni ben çağırdım. Aslında seni tanısa babam böyle davranmazdı.
İnanmaz gözlerle baktığımı fark edince konuyu değiştirdi;
—Ben bile, seni tanıyorum diyemem. Adını bile söylemedin.
—Ümit Yeniceli. Ya senin?
—Gül Çınar.
—"Gül" sana yakışan bir isim.
Önceki karşılaşmamızdaki kadar serbest davranmıyordu nedense. Başını şehrin manzarasına çevirdi;
—Perşembe günü parka geldim...
Ne söyleyeceğimi bilemiyordum, o devam etti;
—Sen yoktun... uzun süre bekledim.
—Kusura bakma, o gün çok önemli bir işim çıktı, senin geleceğini de ummuyordum.
Gülümsemeye çalışarak sordu;
—Yoksa sıkıcı biri olduğum için mi gelmedin?
Aslında ”Beni güzel bulmadığın için mi?" demek istediğini anladım.
—Senin gibi güzel birinin yanında sıkılmak haddim değil.
Dudaklarında parktaki gibi bir mutluluk tebessümü dolaştı, kayboldu.
—Öyleyse niçin gelmedin?
Bir an sustum; “Zengin bir kızsın, beni kendine bağlayıp, bir gün çekip gitmenden korktum. " diyemezdim. Ama başka bir sebep yok diye de diretmedim.
—İzninle nedenini bu gün söylemek istemiyorum, ama gerçekten önemli bir nedeni vardı, arkadaşlığımız sürerse başka bir gün bahsederim.
—Eğer yine beni atlatmazsan sürer...
Gözlerine umutla bakarak, bende yarı şaka yarı ciddi sordum;
—Beni beğeniyor musun yoksa?
O da gülümsemeye çalışarak cevapladı;
—Arkadaşlığından hoşlanıyorum desem, daha uygun olur.
—Ben hem arkadaşlığından hoşlanıyorum, hem seni beğeniyorum.
—Teşekkür ederim.
—Yemeğe başlamıştım, sen ne yemek istersin?
—Biraz önce yemiştim.
—Öyleyse bir şey iç.
—Bir viski... şeeyy...
Gözü masamdaki meyve sularına takıldı. “Sen de içecek misin? “ diye sordu, içip içmediğimi öğrenmek istiyordu.
—Alkollü içki içmem
—Öyleyse ben de meyve suyu alayım.
—Sen bilirsin, içmediğin için teşekkür ederim.
O sırada Gül'ün babası yanımıza geldi;
—Delikanlı, bizim masaya buyurmaz mısın?
Kızının hatırı için geldiği her halinden belliydi.
—Sağ olun, isterseniz siz bizim masaya buyurun.
Gül atıldı;
—Ümit, o masanın manzarası daha güzel, pencere kenarında.
—Madem sen istiyorsun.
Bir kısmını yemiş olduğum yemekleri masada bırakıp, meyve sularını aldım, diğer masaya geçtik. Gül gülümseyerek bizi tanıştırdı;
—Tanıştırayım, bu arkadaşım Ümit Yeniceli.
Babası yine soğuk soğuk yüzüme baktı.
—Bu da babam, Fikret Çınar.
Memnun oldum diyemedim, hafifçe başımı eğerek selamladım.
—Yoksa meşhur Çınar şirketinin sahibi mi?
Bunu düşünmeden, gayri ihtiyari söylemiştim, pişmandım. Kibirlenerek cevapladı;
—Evet, en çok hisseli ortağıyım.
Böyle kibirlenerek cevap vermesi canımı sıkmıştı. Gül'e rağmen onu mahcup etmeden duramayacaktım.
—O şirketi kendi çabalarınızla mı kurdunuz?
—Tabii, ehh.. işte babamdan da bir şeyler kalmıştı, şimdiki servetimin onda biri kadar filan. Niye sormuştun?
Gül hem babasıyla konuşmamıza seviniyor hem de konuşmanın gidişatından endişe ediyor, konuyu değiştirmek için bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ben Fikret beyin sorusunu cevapladım;
—Hiiç.. çok övünerek söylediniz de.
—Sizce övünülecek bir şey değil mi?
—Ben maddi şeylerle övünülmesini pek hoş karşılamam da. Maddi zenginlik bazen önemli bir çaba harcamadan da elde edilebilir, örneğin piyangoyla vb. Ama insanın güzel huyları yıllar boyunca yavaş yavaş kazanılır, daha değerlidir.
—Maddi zenginliğe önem vermediğinize göre para sorununuz olmamalı?
—Bana yetiyor. Ayrıca babamdan da bana hiçbir şey kalmadı. Şimdi onlara ben kendi kazancımla bakıyorum. Yani sizin gibi babadan kalanı on misli çoğaltmakla yetinmedim, maddi açıdan bakarsak en azından yüz kat çoğalttım, sizden daha başarılıyım.
—Anlaşılan en büyük servetiniz diliniz.
—Hayır, en büyük servetim gururumdur, onu asla çiğnetmem.
—Hııh...
Gül, ne yapacağını şaşırmış bizi dinliyordu. Babası hırsla kadehine sarılmıştı, benden öfkesini alabilmek için her şeyi yapabilecek bir görüntüdeydi.
Fakat kızını çok sevdiği, üzmek istemediği de belliydi. Gül'ün kulağına fısıldadım;
—Gül, kardeşin var mı?
—Hayır, niye sordun
—Baban seni çok seviyor olmalı.
—Nerden anladın?
—Bana hak verdiği için değil, seni üzmemek için sustu.
—Beni sevenler beni üzmemeye çalışır.
Yüzüme anlamlı anlamlı bakarak söylemişti.
—Bazı değerler senin sevginden üstün olabilir, seni sevenler için bile.
Onu sevdiğimi ama onun için her şeye katlanamayacağımı anlatmak istemiştim. Babasının duymasını istemez gibi daha da alçak sesle kulağıma fısıldadı;
—Gurur gibi mi?
Kendi sevgimden bahsettiğimi anlamıştı. Gözlerine baktım;
—Evet...
Babası yanımda huzursuz oluyordu, bana baktı;
—İçki içmiyor musunuz?
—Hayır.
—Yoksa fanatik dincilerden misiniz?
—İçki içmemeyi fanatiklik sayacak kadar cahil olamazsınız.
Bu kadar açık konuşmam onu kızdırıyordu. Her söylediğinin tasdik edilmesine alışmış olduğu belliydi.
—Cahil kelimesini rasgele kullanıyorsun.
—Hiç sanmıyorum. İslam dinini pek tanımıyorsunuz, yani bu konuda cahilsiniz.
—Yanılıyorsun, ben de elhamdülillah Müslümancım.
—Arada sırada "Elhamdülillah Müslümancım" demek Müslümanlık için yeterli değildir.
—Ben de Müslümanlığı bilirim ama arada sırada içki içmenin ne sakıncası olabilir. Çok içmeyince vücuda da zararı olmaz.
Anlamlı anlamlı yüzüne baktım, rahatsız oldu;
—Hem namaz da kılarım.
Şaşkın şaşkın baktım, devam etti;
—Tabii her zaman vakit bulamıyorum, bayramlarda bir kaç kere de cumalarda
namaz kılabildim.
—Ya beş vakit namaz?
—O avarelerin ya da emekli ihtiyarların işi.
—Cahil olduğunuzu bir daha inkâra kalkışmayın lütfen.
—Niçin
—İçkinin haram, beş vakit namazın farz olduğunu biliyor musunuz?
—Evet ama...
—O halde Müslümanlığın kurallarını kendinize göre yeniden koymaya kalkmayın. Servetinizi on kat artırmak için bir ömür boyunca çalışıyorsunuz da, onu kazanmanıza izin veren yüce Allah'a beş vakit ibadeti çok görüyorsunuz.
Ayrıca sizin "Avare işi" dediğiniz namazın fiziki ve manevi birçok faydası var. Toplumumuzun çeşitli çevrelerindeki insanları, maddi imkân farklılıklarına rağmen biraraya getirir. Sağlığımıza da faydası var; öncelikle ne psikolojik rahatlama ikincisi de bedensel sağlık olarak.
—Bu kadar anlatıyorsunuz, öyleyse siz çok iyi bir Müslüman olmalısınız!.
Bunu gülerek söylemişti.
—Müslümanlıkta ben "daha iyi "ifadesini kullanmayı tercih ederim. Yüce peygamberimiz cennet kendisine müjdelendikten sonra bile, daha iyi bir kul ve Müslüman olmak için çabalamış, gecelerini bitkin düşene kadar ibadetle geçirdiği olmuş. Peygamber efendimiz bile yaptığını yeterli görmeyip çabalamışken, kimse kendini iyi bir Müslüman olarak kabul etmemeli, daha iyi olmaya çalışmalı. Örneğin siz içkiyi bırakarak daha iyi olmak için bir adım atabilirsiniz.
Artık sabrının kalmadığı belli oluyordu, ayağa kalktı.
—Kızım ben gidiyorum, geliyor musun?
—Hayır, baba, ben sonra gelirim.
—Size iyi akşamlar.
Bize bakmadan söylediği bu sözleri aynı soğuklukla cevapladım;
—Size de.
Babası uzaklaşırken Gül'e baktım... âşıktım ona, artık bunu inkâr edemiyordum. Ama onu kaybetmek pahasına da olsa manevi inançlarımı küçük düşüremezdim.
—Sen yemeğini yememiştin Ümit.
—Önemli değil.
—Açsan benden çekinmene gerek yok.
—Sağ ol ama sen seyrederken sadece benim yemek yemem pek uygun olmaz.
—Boş ver hem ben oldukça oburumdur, tok olmama rağmen sana ortak olabilirim.
—Ne yemek istersin?
—Aç olan sensin, ben belki ortak olurum.
—Ben yemek ayırt etmem, belki sen edersin diye düşündüm.
—Bu gün ne olsa yerim.
Garsonu çağırdım;
—İskender, ayran ve tulumba tatlısı lütfen.
—Tulumba tatlısına bayılırım.
—İyi, tatlı gelince bayıl hepsi bana kalsın.
—Olur.
Hafifçe gülümsedi, bu da beni mutlu etti.


---DEVAMI VAR ---

—İyi, tatlı gelince bayıl hepsi bana kalsın.
—Olur.
Hafifçe gülümsedi, bu da beni mutlu etti. Bu akşam onun iç dünyasıyla ilgilenememiştim. Oysa bir haftadır her anım onun hayaliyle doluydu. Onu biraz olsun neşelendirmeli, konuşturmalıydım;
—Bu gün çok sessizsin.
—Öyle mi?
—Evet. Benim yanımda mı sıkılıyorsun yoksa?
—Yoo... hayır, bunu da nerden çıkardın?
—Parkta karşılaştığımızda hüzünlü bir halin vardı ama orada arada sırada konuşuyordun. Burada ben susarsam sen hiç konuşmuyorsun. Bir derdin mi var?
—Hayır, bir derdim yok. Yine de sorduğun için teşekkürler.
—Bir derdin olursa söyle lütfen, paylaşmak sorunların etkisini azaltır.
—Tamam, olursa söylerim.
—Hadi, ben yemekleri bitiriyorum, hiç ortak olmadın.
—Tatlıdan alacağım, merak etme.
Onu konuşturamayacağımı anlamıştım. Düşünceliydi, hüzünlüydü. Hiç olmazsa beraber geçirdiğimiz anları unutmaması için romantik bir ortam oluşturmak istedim, dikkatini müziğe çektim;
—Ne kadar güzel ve etkileyici bir müzik değil mi?
—Haklısın.
—Özellikle seninle beraberken çok güzel.
Yine gözlerime bakmakla yetindi. Beni beğendiği belliydi ama bu sadece beğenmek mi, yoksa biraz aşkta var mı, kendisi de emin değildi. Ne olursa olsun, onun yanında mutluyum. Birlikte bir süre daha oturduk...
—Ümit, artık kalkalım istersen, geç oldu.
—Nasıl istersen.
Garson gelince hesabı ödemeye kalktı.
—Lütfen beni mahcup etme.
—Ama...
Hesabı ödedim, garson uzaklaştı. Lokantadan çıkınca sordum;
—Tekrar görüşmek isterim.
—Ben de.
—Umarım o zaman böyle hüzünlü olmazsın.
Yüzüme baktı sustu. Benim hakkımda bir karar veremediği için, bana ümit verici konuşmamaya çalıştığını düşündüm.
—Ne zaman, nerede buluşabiliriz?
—Çalışıyorsan sen ayarla, benim için fark etmez.
Çalışıp çalışmadığıma dair bir şey söylemeden geçiştirmeye çalıştım;
—Sen bir gün söyle ben uygun olup olmadığını söyleyim.
Sonunda yine bir perşembe günü parkta buluşmayı kararlaştırdık. Evinin telefon numarasını aldım. Dışarda arabasının yanına varınca parkta ayrılırken sorduğumu tekrar sordum.
—İstersen evine bırakayım!
Beraber gülüştük. Arabasına binmeden sordu,
—İstersen ben seni bırakayım?
—Sağ ol, hava güzel biraz yürümek istiyorum.
—Öyleyse sana iyi geceler.
Arabasına bindi. Bana bir an karasızlıkla baktıktan sonra seslendi;
—Biraz eğilir misin ümit.
Bir şey söyleyeceğini düşünerek eğildim, güzel gözlerine baktım;
—Evet, ne var?
Yanağıma ani bir öpücük kondurdu, ben şaşkın orada kalakalmışken hızla uzaklaştı. Serin havada kendi kendime olmayacak düşler kurarak yürümeye başladım, o gece boyunca yanağımdaki sıcaklık hiç eksilmedi...





Yazan : ahmetunalcam@gmail. com ahmetunalcam@gmail. com




---DEVAMI VAR ---

"Bırakıp Gittin Beni Yaralı " / Şiir+Öykü
" Yüreğe Dokunan Hikayeler " / Kısa Öyküler
(En son düzenleme: 09-18-2012 06:21 PM ahmetunalcam.)
09-18-2012 06:10 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı alıntı yap
ahmetunalcam Çevrimdışı
Yetkili Şair
***


Mesajlar: 155
Katılım: Nov 2008
Mesaj: #2
BAHAR BİTMEDİ


Aman aman, bu ne heyecan. Kendimi liseli âşıklar gibi hissediyorum. Gül ile buluşacağımız gün geldi—çattı. Daha üçüncü buluşmamız, henüz yeterince birbirimizi tanımıyoruz. İşin daha da beteri ona olan ilgimin aynı derecede karşılık görüp görmediğini de bilemiyorum. Yani sınava girecek öğrenci gibiyim. Alışkanlığım olmayan şeyler yapmaya başladım; örneğin bu buluşma için güzel bir koku sürdüm.
Öğleden sonra ikide buluşacağız. Hay Allah! vakit geçmek bilmiyor, hala dört saat var. Bekleyip otobüsle gitmektense, yavaş yavaş yürüyerek gitsem yine yetişirim. Hem vakit geçer hem de hava almış olurum.
Parka doğru yürüyorum, bir yandan da düşünüyorum. Neyi mi? Gül’ü. Ama düşüncelerim fazla süremedi, yüreğimi sızlatan bir olayı görünce düşünemez oldum. Ana cadde üzerinde, bir araba bisikletli bir çocuğa çarptı. Çocukların saflığına inanan, çocuklara karşı fazlasıyla duygusal olan, çok seven bir insan olarak bu olayı görmek beni kahretti. Çocukla beraber ben de düştüm, ben de acı çektim. Gözlerim bir an arabasıyla uzaklaşan genç adama takıldı; insan nasıl bu kadar acımasız olabiliyor ki, anlamıyorum. Yaralı çocuğa bakmadan kaçıyor.
Koştum çocuğu tuttum, fazla kımıldatmadan başına baktım; alnı kanıyordu.
Acele ile araba çevirmeye çalıştım, birkaç araba çocuğun kanlar içindeki halini görünce geçip gitti. Sonunda birisini durdurabildim. Bu şoför diğerlerinin aksine, bir de arabadan inip çocuğu arabaya koymam için yardıma geldi. Kırık bir tarafı olabilir diye çekiniyorduk ama beklersek çok kan kaybedeceği açıktı. Kırık olmadığını ümit ederek çocuğu arabaya yerleştirdik. Çocuğun başını dizime yasladım. şoför sireni açmıştı bile, hastaneye doğru yola çıktık. şoför sordu;
—Hayrola birader, kendi mi düştü, araba mı çarptı?
—Bir araba çarptı. Hemşerim, acele edersen belki bir can kurtarırız.
—Ağır mı yarası?
—Görünüşte sadece alnı kanıyor ama daha kötü bir iç kanama olabilir.
—Sağ olsunlar, bu gün sireni duyan arabalar hemen yol açıyor, hızlı gidebiliyoruz. Ya... yol vermeyenlere de kızamıyorum ki, önüne gelen arabasına mavi lamba takıyor, açıyor sireni acil bir işi varmış gibi.
—Ne yazık ki haklısın.
—Eee... keyfi siren çalanları gören diğer şoförlerin haklı olarak kafası
bozuluyor. Bizim gibi acil işi olanları da onlar gibi zannedip yol vermiyor.
... çocuk neyin oluyor, kardeşin mi?
—Hayır, tanımıyorum.
Şoför şöyle bir göz ucuyla, dikiz aynasından bana baktı. Sonra dudaklarında sevindiğini gösteren bir gülümseme dolaştı. Bu sırada hastane önüne gelmiştik. şoför;
—Hastaneye geldik abi, hemen acil servisin önüne çekeyim arabayı.
Arabayı acil servisin önünde durdurdu, iki görevlinin getirdiği sedyeye
baygın haldeki çocuğu yatırdık. Görevlilere kazayı aceleyle anlattım, çocuğu
ameliyathaneye götürdüler.
Arabadan inerken taksimetrenin 6000 TL. yazdığını görmüştüm, parayı çıkarıp şoföre uzattım;
—Olmaz birader, koy o parayı cebine.
Şoför parayı almak istememişti;
—O ne demek, o kadar benzin harcadın, vaktini ayırdın.
—Olmaz dedim mi olmaz. Sen tanımadığın bir çocuk için o kadar didin, biz
üç kuruş para peşinde koşalım, olur mu ya. Ben kardeşin filan zannettiğim
için taksimetreyi açmıştım, şimdi başka.
—Söylediklerin için sağ ol ama sen yine de al şu parayı... almıyorsun ha...
Bu sefer de benim canım sıkılacak, bu araba senin ekmek kapın hemşerim. Hep
iyilik için kullansan sen aç kalırsın. Hadi... hadi hiç olmazsa yarısını ben
vereyim, yarısını...
Israrım karşısında yumuşadı, şöyle bir yan gözle baktı;
—Yarısını ama.
—Tamam, fifti fifti.
Aceleyle eline dört bin lirayı sıkıştırdım, gülümsedim;
—Benden biraz fazla fifti.
İtirazına vakit bırakmadan bize doğru yaklaşan görevliye yöneldim. Bu sedyeyi taşıyanlardan biriydi, yanında ise bir polis memuru vardı. Sordum;
—Çocuğun durumu nasıl?
—Bilmiyorum, ameliyata yeni girdiler. Alnında ki açılmayla ilgili bir ameliyat yapacaklarmış. Şeyy... siz çocuğun nesi oluyorsunuz?
—Hiçbir şeyi, çocuğu tanımıyorum.
—Çocuğun cebinden çıkan küçük defterde birkaç telefon vardı. En başa yazdığı numaraya doktorlar haber vermiş. Birazdan bir akrabası gelir herhalde.
Görevli uzaklaşırken polis bana döndü;
—Çocuğu getiren sizsiniz herhalde.
—Evet.
—Çocuğun velilerinden biri gelene kadar, gitmemenizi rica edecektim. Her
ne kadar düşünmek bile istemesek de çocuk ölebilir, o zaman ifadeniz gerekebilir.
—Ama benim saat iki'de önemli bir randevum var.
—Saat henüz 11. 30
Saate baktım, henüz vakit vardı.
—Neyse biraz bekleyelim bakalım, zaten çocuğun durumunu da merak ediyorum. Adını öğrenebildiniz mi, cüzdan filan var mıymış yanında?
—Cüzdan değil de, bir küçük not defteri bulduk, telefon numaralarını bulduğumuz defter. Defterin ilk sayfasında "Can Uğur" yazıyordu, zannederim bu çocuğun adı.
—Şey... bari şoför arkadaşı bekletmeyelim, gidebilir değil mi?
—Tabii, ama adını ve araç plakasını alalım bir zahmet, sonra gidebilir.
Polis arabanın plakasını yazarken şoför kendini tanıttı;
—Adım Kemal İnce... Ben de bekleyeceğim, çocuğun durumunu öğrendikten sonra giderim.
Biz konuşurken bir araba yanımızda durdu, arabadan yaşlıca bir erkek, bir kadın ile orta yaşlı başka bir kadın indi. Kadınlar ağlamaklı, adam sinirliydi. Yaşlı adam bir görevliye bir şeyler sorup, konuşmaya başladı, görevli bizi gösterince bize doğru yürüdü, yanımıza geldi. Polise sordu;
—Memur bey, ben Can'ın büyükbabasıyım. Torunum ameliyattaymış. Olay nasıl olmuş?
Polis, adamın sinirli, sabırsız halini hoş görmeye çalışarak, bildiklerini sık sık sözünün kesilmesine rağmen anlattı. Benimle ilgili kısmı da anlatınca, teşekkür edeceğini sanmıştım ama bana öfkeyle bakmaya başlamıştı. Ben bir an önce gitmek istiyordum;
—Beyefendi, zannederim artık benim yapabileceğim bir şey yok, izninizle gidebi...
—Para mı istiyorsun?
—Efendim, anlamadım!..
—Can'ı buraya getirdin diye şimdi de para mı istiyorsunuz? Ne malum sizin çarpmadığınız?
—Bakın beyefendi, üzüntülüsünüz, hoş görmeye çalışıyorum. Ben para filan istemiyorum. Ayrıca arabam olmadığından Can'a çarpma ihtimalimde yok. Can'ı bu şoför arkadaşın arabasıyla getirdik.
—Para alamayacağını anlayınca, biran önce gitmek istiyorsun.
—Bakın ben vicdani bir görevimi yerine getirdim, para için yapmadım.
Polis arkadaş, ihtiyarın bu hoş olmayan konuşması karşısında beni kurtarmak istedi;
—Beyefendi, herhangi bir şikâyetiniz yoksa adını, adresini alıp arkadaşı gönderelim, işi varmış beklettik.
—Şikâyetçiyim.
Yanlış duyduğumu zannettim, tekrarladı;
—Şikâyetçiyim, dün torunumun eline harçlık olarak 80 bin TL vermiştim Hepsini bir günde harcamış olamaz. Bu genç adam torunumun cüzdanını alıp, sonra bizden de para koparabilmek için torunumu hastaneye getirmiş olabilir.....

---DEVAMI VAR---

"Bırakıp Gittin Beni Yaralı " / Şiir+Öykü
" Yüreğe Dokunan Hikayeler " / Kısa Öyküler
09-19-2012 09:25 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı alıntı yap
Yeni Cevap 


'BİR BAHAR GÜNÜ' Konusunu Paylaş
  • RSS
  • del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Digg
  • TwitThis
  • Facebook
  • Reddit
  • Google
  • YahooMyWeb
  • E-mail

Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Yaslandığım dağ yıkılmış gibi -- 3-ARALIK Dünya Engelliler Günü ahmetunalcam 0 345 05-16-2012 05:47 PM
Son Mesaj: ahmetunalcam
  ZELİŞ --- ( Dünya Kadınlar Günü İçin Kısa Öykü) ahmetunalcam 2 336 03-09-2012 05:39 PM
Son Mesaj: ahmetunalcam
  BELEDİYENİN BAŞKANI -- 3-ARALIK Dünya Engelliler Günü ahmetunalcam 0 465 12-01-2011 10:53 PM
Son Mesaj: ahmetunalcam
  AYAKKABI -- 3-ARALIK Dünya Engelliler Günü ahmetunalcam 0 465 12-01-2011 10:45 PM
Son Mesaj: ahmetunalcam
  Özürlü Gönüller -- 3-ARALIK Dünya Engelliler Günü ahmetunalcam 0 369 12-01-2011 10:42 PM
Son Mesaj: ahmetunalcam

Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi


Forum Yazılımı: MyBB, © 2002-2012 MyBB Group Tüm Hakları Saklıdır.
Sitemizde yer alan eserlerin telif hakları şair-yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.